14 Nisan, 2008

Annelerinin Oğullarına

Çocukken tanıdığım diğer oğlanlara benzemediğimi farkedebildiğimdendir herhalde, büyüdükçe eve daha geç dönmeye başladım. Abartmamak gerekir, diğer oğlanlarla aramda birkaç saat fark eder, aslında, her erkek çocuğunun eve geç dönmeye hakkı vardır, ev hep onları bekler, evle en zayıf bağı onlar kursa da. Neyse, galiba akşam dokuza doğru, erkek doğmanın getirilerini düşünerek, diğer oğlanları hatırlaya hatırlaya, bazı belirgin özellikleri ve ortak heyecanları yakalamaya çalışmamla öğreneceklerim eve giriş çıkışlarda çok işime yarayacaktı. Bazen utanarak, bazen pişkinlikle, fakat hep gururla ve dik bir başla, şunu bunu yaptım diye başlayan yalanlarımı hayalarımdan üretmeye alıştım. Yapıp ettiklerimi sorgulayacak aileme vereceğim en iyi cevap, en erkek cevaptı. Cevaplar erkeksileşmeliydi. Neredeyse tüm İstanbul'u tek başıma dolaştığım günlerin ertesinde, kendimi saklayıp, genel anlamıyla, erkeksiliğe sığındım. Diğer oğlanlarla aramdaki farkı yok gösteriyordum. Hem annemi gururlandırdım, hem de babamın yüzüne hınzır gülüşmeler yürüdü.

Diğer oğlan çocukları gibi değildim ama erkekliği onlardan daha iyi kullanmayı öğrenmem kolay oldu. Belki bu iki yüzlülüktü, yalan söylüyor, anne ve babamın heyecanlarını kullanıyordum ama rahat bırakılmanın ötesinde, aileme neşe veriyor, üstelik, onlardan destek bile alıyordum.

Son günlerde bu tarz davranışlarımı biraz ilerletmem, daha somutlaştırmam gerekti. Çok yakın arkadaşım Sıla'nın fotoğraflarını telefonumda saklayıp kendime dair konuşmalarıma onun ismini katarak ona bir aşık, aileme ise bir aşk imajı bırakmaya çalıştım. ''Sıla'yla mı buluştun?'' dediklerinde, suçluluk duygusuna kapıldığımı sansınlar diye, ''yok o benim arkadaşım ve sevgilisi var zaten'' gibi cevaplar vererek, inkar etme ile istenç arasında kaldığım bir oyun oynadım. Kendimle ilgili çok az yalan söylerim, eskaza söylersem de, herkesi inandırırım. Yani başarılı oldum. Bu başarının rahatlığını yaşarken; insanların kötü olmadıklarını kanıtlamak için, üzerinde güvercin renkli bir gelinlikle, otostop çekerek seyahat eden sanatçı Pippa Bacca'nın tecavüz edilip öldürüldüğünü öğrendim. O an büyük bir utanca kapıldığımı hatırlıyorum.

Varolan ya da aslında hiç varolmamış aşklarımı ve arkadaşlarımı aileme ima ederken, kullandım duygusunu biraz da olsa azaltabilmek için, çok kere erkek evlat yücelticiliğinin ne kadar yanlış olduğunu söylemiş olsam bile, Pippa'nın ölüm haberini duyduktan sonra Sıla'yı arayıp özür dilemek istedim. Aslında, babam bana hınzırca güldüğünde, Ya Hazal, der, babamın yüzünü sinirden kızartana kadar devam eder, Ya Hazal'ın sevgilileri? diye sorumu genişletirdim. Ne bileyim, mesela çocukken, çocukken pipimi görmelerinden nefret ederdim. Benim pipi de iki kere ameliyatlıdır, ameliyatlardan dolayı çoğunlukla açıktaydı. Diğer oğlanlardan sünnetle alınan deri, benimkinde doğuştan yoktu, Peygamber sünneti denen vakalardandım. Ayrıca, iki sidik deliğine sahiptim. Ameliyatlarla bu iki delikten sızdıranı, damlatanı kapatılmaya çalışıldı. Özel bir pipiydi yani. Erkekliğimin malı çok fazla meydanlardaydı ve bu durum beni aşırı rahatsız ederdi. Küçük fırat'ı sorduklarında kızarır, ısrar ederlerse aksileşirdim. Bir sefer küçük ayşe'lerin varlığını sorgulamış, meraklı yapımdan ötürü ileri giderek o küçüklerin neden konuşulmadığını sormuştum. Ameliyatlar sonlanıp donumu belime çekebildiğimde, büyürken, büyüdükçe, ailelerin pipi merakından daha fazla nefret etmeye başladım. Özellikle babaların, kendi penisleriyle oğullarının pipileri arasında kurmaya çalıştıkları ilgi, aradıkları ve arzuladıkları övünç mide bulandırıcıydı. Bu tapış, bu heyecan, bu cahillik yüze çarpılmalıydı ama yüze çarptığım kadar çarpıttığım için yanlış yaptığımı zannetmeye başladım, bulantılar tekrarlandı. Pippa'nın ölümünü duyduğum zaman, belki annem beni damatlığımla hayal ederken, kahvaltıdaydık, doğru dürüst yemek yiyemedim. Tıkanma hissi bana bir, belki de bir buçuk hafta öncesindeki akşamı hatırlattı.

Telaşla sofradan kalkıp üzerimdekileri değiştirdim, bakkala indim. Okuduğumuz günlük gazetelerin yanında, diğer tüm gazetelerin başlıklarına da ayaküstü gözattım. Kendimde bulduğum rahatsızlığın daha etkilisini, manşetleri okudukça, hızla büyüyen bir etkiydi, bu etkiyi duyumsadıkça hatırladıklarım yerlerine oturdular. Özür dilemek yine bir yerde insaniydi ama bir kişi yüzünden'e bağlanıp cinayeti toplumsal anlayışın yansımasında değil, çocuk yetiştirme usullerinde hiç değil, alakasız yerlerde, ihtimal verdiklerimin tamamen tersinde arayan; her şeyi ilk anlamıyla anlayan ve anlamlandıran sığ görüşlerin metinlerini okumaya devam ettikçe, Sıla'dan ve yalan-gerçek arkadaş ya da sevgililerimden kurtulmak istedim. En azından, kendi adıma böyle bir tepki vermeliydim. Tepkiyi kendi sınırlarıma doğru vermeliydik. Pippa'nun kardeşi ılımlı durabilir ama mesele bir katil sapık meselesi değil; katil sapığın annesi teyzesi amcası dedesi komşusu, ilkokulu beraber okuduğu arkadaşının annesi teyzesi amcası dedesi komşusu'na kadar, sapımıza, soyumuza kadar uzanan, içinde yaşadığımız şu toplumun her bireyinde ilişkilendirilebilecek ''erkeklik övgüsü''ydü.

Bir ya da bir buçuk hafta önce, Sıla'yla Filli Park'ta yürüdükten sonra, akşam yemeği yerken, çay içerken, ardından meyve ve salatalık soyarken, ne tesadüftür, hep karşısında oturduğum amcam, arada bir saate bakınıp, o akşam bitene kadar, Sıla'yla varsaydığı ilişkimize dair, belki yüz tane imada bulundu, hatta öğüt bile verdi, sonuç olarak, çok konuştu, konuşurken sık sık sırıttı. Kalıtımsal bağlarımız ona benim üzerimden erkeklik gururu yaşatıyordu. Acaba karşısındaki oğlu olsa kaç saat konuşurdu. Hiç susmazdı. Hep sırıtırdı. Oğlum, derdi bıyıklarını muzip bir ifadeyle alt dudaklarından uzaklaştırarak, Sıla nasıl? Hi hi.

Amcama Pippa hakkında soru sormadım. Elbet üzgündür. Amca, üzgün olmak yetmiyor.

Not: Pippa cinayeti fallizm'den daha karmaşık ve vahim bir durumdur.

2 yorum:

beyazcorap dedi ki...

küçükken sürekli temiz ve düzenli olmaya çalışıp durduğumu, saçlarımı itinayla tarayıp bozulduklarında sinir küpüne döndüğümü ve inatla tüm bu sorunlarımın üzerine alayla gidildiğini hatırlıyorum. en sıcak yaz günlerinde bile daima çorabı ayağında, atletinin üzerinde tişörtü ile oturmaya alışmış bir çocuğu sırf "erkek adam ol" diyerek sokağa şort ve fanila ile çıkarıp mahallede gezdirmek, bunu yaparken de ucuz terlikleri ile atleti üzerinde görünen kıllarını ele güne karşı açıp erkekliğinin gururu ile oğlunu çekiştirip durmak hala anlam veremediğim saflıklardır.
"o da sizinle oynamak istiyor" deyip parkta futbol oynayan oğlanların arasına baban tarafından itilmek ve hiçbir şey yapamayıp üstüne iyice çekilmez bir utançla kavrulmak da ertesi günün sürprizlerinden…
"çok gürültü yapıyor" diye süt kamyonunu paramparça dağıttığın velede bir ay sonra neden hep ayılarla köpeklerle oynuyorsun diye veryansın etmek de anlaşılır olmadı benim için. top peşinde koşmak yerine resim yapmak "kendine kapalı bir dünya yaratıp kimseyi içine sokmamak" şeklinde yorum bulduğunda, "anneni mi daha çok seviyorsun yoksa beni mi" sorunsalına itilip "neden hiç gülmüyorsun, bir günden bir güne de eve gelince babacım deyip yanıma koşmuyorsun" şeklinde sorgulanmak hem evlat hem erkek olabilmenin karmaşık yollarında karşıma çıkıveren engellerdendi.
yirmi yaşıma girdiğim yılın yazı babamdan pata küte dayak yediğimde iyi bir evlat olamasam da hiçbir karşılık vermeyecek kadar erkek olabildiğimi fark ettim.
şimdi yazını okuyunca bir şey demeden geçmek istemedim işte

gaykedi dedi ki...

Ölümüyle, hunharca katledilme-siyle tarihe bir dönüm noktası olan insanlar vardır.

Hrant'ın ölümü sayesinde dile getirilemeyenlerin, hayatın her alanının her rütbesinden gönüllünün katıldığı cinayet örgütlenmelerinin ortaya çıkarılması konusunda iyi kötü bir adım attık. Devamının gelmesi için; canımıza tehdit, dilimize kilit olan kutsalların bir bir sorgulanabilmesi için artık iş bize düşüyor.

Aynen İtalyan sanatçısı Pippa Bacca'nın ölümü gibi. Onun barış performansını kanlı bir müdahaleyle korkunç bir sona yazan vatandaşımızın ardındaki karanlığı kurcalamak da şimdiki görevimiz.
Pippa, performansına hepimizi katıyor işte.

Gazetemizdeki muhteşem Kaan Sezyum'un son yazısının başlığı, 'Her Türk Münferit Doğar' idi. Bacca'nın tecavüzcü katili de gayretkeş Türklük muhtarları tarafından münferit, dünyanın her ülkesinden çıkabilecek bir sapık olarak yansıtıldı.

Oysa öyle olmadığını biliyoruz. Değil mi?

ve yıldırım türker "bu" muhteşem yazısına intihar eden oğlanlarla devam ediyor, "maçoluk" bu toplumu için için kemiriyor ve aslında maçoluk en çok erkeği eziyor.