Bekleyin Bekleyin Bekleyin
20 Aralık, 2009
Bekleyin!
Posted by fırat 9:06 PM 1 yorum
Kara Parçaları 14 / 24 Kasım Salı / BirGün
24 Kasım, 2009
Sınıra Yaklaşırken
Toplumsal olguların etkisiyle aşınan, eskiyen ve en kötüsü, sınırlanan hazzın tanımı yapıldığında karşımıza çıkan inanç, kültür v.b. kavramları yeniden anlamlandırmak için yıkıcı bir cesaret önkoşul olarak yükseliyor. Yerleşik değerlerle oynamayı tercih eden sanatçıların, bu önkoşulu en iyi biçimde yerine getirmek için ilk olarak kendi konumlarını sabitlemeleri gerekiyor. Anarşist, provokatör, serseri… Ne dersen de, varılan noktaya bakıldığında, hareketi sağlayacak birinci etken, sanatçının yarattığı gerçeklikle uyum gösterebilmesi üzerinden aktifleşiyor.
Ayrıntı Yayınları’nın hazırladığı iki roman, edebiyat ürünlerinin saldırgan gücünü kanıtlayarak birbirini tamamlıyor. Joe Meno’nun ‘Lanetlilerin Saç Stili’ ile David Lodge’un ‘Ne Kadar İleri Gidebilirsin?’ romanları, peş peşe okunduğunda edebi bir tavrın iki olasılığını örnekliyor. Yayınevi bilinçli olarak mı aynı yayın periyoduna koymuş acaba? Neyse, sonuç olarak bu gizli bağın üzerine gidildiğinde okuma zevki katlanıyor.
1974 doğumlu Meno, bizdeki ilk, biyografisindeki üçüncü romanı ‘Lanetlilerin Saç Stili’; ünlü Amerikalı editör ve yayıncı Judith Regan’ı uyararak başlıyor. Alternatif bir romanın alternatif bir dağıtım kanalı üzerinden okuyucuyla buluşması gerektiğini düşünen yazar; Regan gibi isimlerin işe yaramazlıklarıyla birlikte kendi sonlarını getireceklerini söylüyor. Daha önsöz kısmında başlayan bu restleşme, romanın içerisinde tonunu arttırıyor. Hiçbir majör tanıtım kampanyası uygulanmayan ya da hiçbir büyük eleştirmenin övgüler düzmediği ‘Lanetlilerin Saç Stili’, yüz bine yaklaşan satış rakamlarıyla bu restleşmenin altını dolduruyor. 90’lı yılların başlarında üç gencin toplum içerisinde varoluş çabasını çeşitli kültürel kodlar eşliğinde anlatan Meno, kullandığı yeni anlatım biçimleriyle deneysel yazınla da iletişime geçiyor. Büyüme sancıları, kimlik, ifade problemleri gibi temalar; the Smiths şarkılarıyla ya da the Clash heyecanıyla birlikte aktarıldığında, bu müziklerle birlikte kimi sorgulamalara gitmiş okuyucular için samimi bir deneyim oluşuyor. Punk çemberinin dışında kalan okuyucular ise kitabın sonunda sahip oldukları bazı kanıları terk etmek zorunda kalıyor.
Ünlü İngiliz romancı David Lodge, ‘Lanetlilerin Saç Stili’ndeki etkiyi bir adım öteye ve daha olgun bir dünyaya taşıyor. Bir grup Katolik gencin yaşamını öğrencilikten yetişkinliğe kadar uzayan geniş bir perspektif içerisinde ele alan Lodge, inanç kavramının haz kavramıyla çarpıştığı noktada beliren sıra dışı deneyimleri kendine has eğlenceli diliyle yazıyor. Doğum kontrol haplarının dogmaları sarstığı, televizyonun seksi canlı yayınladığı dünyada beden ile ruh arasındaki gerilime sıkışan karakterler, garip durumlar içerisinde satirik bir imaj çiziyorlar. Yazarın postmodernist bir tercihle romana müdahale etmesi de, dogmalara karşı koyan bu eserin etki alanlarını genişletiyor. Bir üst-bilinç gibi konumlanan yazar, kimi zaman öğretmen, kimi zamansa tanrı öznesinin yerini tutuyor.
Okuyucularından yeni bir algı talep eden romanlarda görülen inandırıcılık problemi, ‘Lanetlilerin Saç Stili’ ve ‘Ne Kadar İleri Gidebilirsin?’de hissedilmiyor. Belki de bu yüzden, iki okumanın ardından da hissedilen duygu, şaşkınlıkla bütünleşen bir değişim arzusu oluyor. Kendimizi yenilemek ya da bizi çevreleyen her türlü ağı tekrar şekillendirmek; toplumsal değerlerin altında yatan gerçek anlamları keşfederken kullandığımız araçların kökleriyle çelişmemesi, bir arkadaşla beraber mücadele ediyormuş duygusunu anımsatıyor. Zaten yalnızlığın da üstesinden geldiğimizde, hazzın önündeki her türlü engel teker teker eriyip yokoluyor.
http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1259068560&year=2009&month=11&day=24
Posted by fırat 10:43 AM 3 yorum
Erkekler Özgür Değil - Hatice Gökçe Röportajı / 8 Kasım Pazar / BirGün
08 Kasım, 2009
Erkek Bedeninin Yeniden Giydirilmesi Üzerine
Erkek modasında yaşanan son yenilikler, toplumsal algının erkek cinsiyetine dayattığı araçları tamamen tersine çeviriyor. Cesur modacıların kullandığı cesur ifade biçimleri, erkek ile kadın arasındaki beden ayrımını sarsmayı amaçlıyor. Bu deneyimlerin sağlayacağı yarar ise, öncelikle moda alanında işlerken, dikkatli düşünüldüğünde, erkek hegemonyasına dair derin bir sorguyu beraberinde getiriyor. Türkiye’nin erkek giyim konusundaki en yetkin ismi Hatice Gökçe, son defilesi ‘The Other (Öteki)’ ile görmekten kaçındığımız kimi olasılıkları bize hatırlatarak toplumsal bir sonucu desteklemeye çalışıyor.
>> ‘Öteki’deki tasarımlarınıza baktığımda gözüme ilk çarpan, şu sıralar üzerine çalışılan bir konu olarak ‘erkek bedeninin yeniden giydirilmesi’ne dair gösterdiğiniz çaba oldu. Bu süreç boyunca nelere ‘öteki’ demek zorunda kaldınız? Ayrım nasıl gerçekleşti?
‘Öteki’ konsepti birçok farklı noktaya temas etti. Aslında kıyafetlerden önce, hislerin üzerinden bir sonuca varmak istiyordum. Öncelikle içinde var olduğum moda sektöründeki yerimi sorgulamayı amaçlamıştım. Çok sık tekrarlanan bir soruyu, ‘yurtdışında olsaydım nasıl olurdu’ sorusunu yöneltmiştim kendime. Türkiye’de zeminler hala oturmadı ve alternatif tasarımcılar için bir basın ya da satış noktası gibi kanalları besleyecek bir ortam gelişmedi. Siz istediğiniz kadar kendinizi ifade edin ama doğru sorularla karşılaşmadığınız zaman bir şeyler her zaman askıda kalıyor. Tanımlanamayan bir tasarımcı olarak bir bekleme süreci içerisine giriyorsunuz. Her anlamda destekçilerin ve birlikte hareket eden bir endüstrinin olması gerekiyor. Bu yüzden, erkek tasarımları yapan bir isim olarak tek başıma kalmam anlamında ötekiliğim, son defilemdeki birinci çıkış noktası. Ayrıca, erkeklerle ilgili belirli bir araştırmadan sonra gördüğüm çok ciddi bir problem var. Erkekler özgür değiller. Bu problem, etek giymek ya da tayt giymek ile çözümlenemeyecek tabii. Fakat niçin giymediklerini dahi sorgulayamıyorlar ve baskıdan bahsediyorlar. Benim yaptığım, küçük bir alanda yüksek sesle bağırarak bu baskının kırılmasını sağlamak. Uç noktayı göstermeyi ve uç nokta ile şimdiki arasında sorgulatabilmeyi istiyorum.
>> Bu sorguda Taner Ceylan ve Hayko Cepkin ile birlikte hareket etmeye nasıl karar verdiniz?
Güzel bir uyum yakaladığımızı düşünüyorum. Her iki isimde var oldukları toplum içerisinde öteki konumundan. Taner bir devrimci ama aynı zamanda kendi yolunu oluşturmaya çalışan, kendi formunu yaratmaya çalışan biri. Hayko Cepkin de, gerçekten bir başka ötekinin karşılığı. Etnik kimliği ve diğer her şeyi bir tarafa, mesleki anlamda ciddi bir derdi var. Hayko ve Taner, söylemek istediklerini aktaracak doğru platformu bulamayarak birbirleriyle bütünleşiyorlar. İkisini de bu anlamda tanıyor olmam benim için çok büyük bir şanstı. Ki zaten Taner ‘mutlaka bir defilende yer almak istiyorum’ diyordu, konsept uyuşumuyla her şey birdenbire yerine oturdu.
>> Türkiye’de beden kavramı verili kodlar üzerinden ilerliyor. Bu verili kodlar farklı pratiklerin önüne geçiyor ve bir süre sonra, bedenin geçerliliği kırılmaya başlıyor. Her türlü yenilik, kişisel hazların ve endüstrinin ötesinde bir üst bilince hitap ediyor. ‘Öteki’ defilenizin bu üst bilinci beslediğini düşünüyorum. Bana katılıyor musunuz?
Evet, katılıyorum çünkü moda artık algıladığımız modanın dışına çıktı. Endüstriyle birlikte bir şeylerin tadı kaçtı. Ben modanın endüstriyle daha ayrışık durduğu dönemi yeniden yakalamak için çalışıyorum. Erkekler için yeni bir anlayış yansıtabilmek ise gerçekten çok zor. Dünya boyutunda baktığımızda, sayabileceğimiz tüm defilelerin yalnızca yüzde 15’i erkek modasına ait. Fakat artık bu oranın sergilenme ve tüketim anlamında eşitlenecek ivmeyi göstermeye başladığını düşünüyorum. Önümüzdeki 5-10 yıl içerisinde ciddi bir hareketlilik bekliyorum. Erkek giyimi daha yeni başladı. Şu zamana kadar elimizdeki veriler kadın trendlerine aitti ve kadınlar üzerinden bir dönüşüm, bir uyarlama gerçekleşiyordu. Artık bu zorunlu ortaklık bitti. Erkekler için yeni öneriler geliyor. Çok daha farklı bir erkek modelinden bahsedilecek.
>> Öyleyse ‘Öteki’ konseptinin sunduğu öneri, ne gibi bir dönüşüm sağlayacak?
Ötekilik, farklı giyinmek isteyen erkeğin toplum içerisindeki konumunu belli ediyor. Bir elbise giyip dışarı çıktığında aslında bunun feminenlik ya da eşcinsellikle ilgisi olmamasına rağmen, insanların ilk algıda çeşitli kategoriler dayatmaları cehaleti ele veriyor. Bu cehaletin sunulması beni çok şaşırtıyor. Kendi adıma böylesi bir görüntü karşısına öncelikle herhangi bir mesaj arar ve anlamaya çalışırım. Örneğin, ‘Body (Beden)’ koleksiyonum bana böylesi bir gizli anlamı kanıtladı. Erkeklerin daha önce hiç tanık olmadığım bir özelliğini fark ettim. Her nasıl bir soru sorarken elini yüzüne kapatıp utanan bir kadın modeli varsa ve bu bizim için naifse, aynı utanma duygusunu erkeklerin de yaşadığını ‘Body’ koleksiyonu ile gördüm. Kadınlar bu utancı deneye yanıla kırabiliyorlar fakat erkeklerin böyle bir alışkanlıkları yok. Aradaki fark, erkeklere de denetebilmek oluyor. Bu farkı göstermek ve denetmek beni heyecanlandırıyor. İlla tüketme aşamasına taşınmak zorunda değil, ama niçin giymediğini sorgulatmak istiyorum çünkü erkekler bedenini tanımıyorlar.
>> Vurgulamaya çalıştığınız değişim, kültürün diğer alanlarında bütünlenince, patriarkiye karşı güçlü bir mücadeleyi tetikliyor. Moda bu değişime dair samimiyetini diğer kültür alanlarıyla birlikte çalışarak mı kanıtlayacak?
Tabii bütün bu sürecin masa başında hesaplanacak bir matematiği yok. Sonuçta sezgilerle hareket ediyorum. Ayrıca, erkek giyimi üzerine çalışıyor olmam, beni magazin etkisinden de soyutluyor. Taner Ceylan ve Hayko Cepkin, tasarımlarımın görünürlüğü açısından bir ilkti. Benim gibi modacılarının ayrıksılığını anlatabilmek için farklı bir kullanmak gerekiyor. Fakat dediğim gibi, bu farklı dil için gereken alanı yaratabilmek oldukça zor. Sırtını tamamen sanata dayamış bir deneyselliğin peşinde de değilim. Yalnızca kendi kendine ilerleyen bir mekanizma içerisinde değişmesini istediğim bazı şeyler var. Üretimlerim, kendilerini ifade edebilsinler ve yetkin çevreler tarafından eleştirilsinler. Bu noktada başka mercilere ihtiyaç duyuyorum. Bir moda kültüründen uzağız, tüketim ve üretim alışkanlıklarımız yok. Yeni bir şeyler söyleyebilmek içinse farklı sektörlerden kişilerin desteği ile birlikte hareket etmeliyiz.
>> Erkeğin yeniden giydirilmesine dair yeni fikirlerin gündeliğe taşınmasında pek çok sıkıntı görüyorum. Yapıp edilen ne varsa; feminenlik, maskülenlik v.b. yakıştırmalara maruz kalıyor. Bu yakıştırmaların karşısında mı durmalıyız yoksa amacımız eşleştirmelerin kaçınılmazlığını mı kanıtlamak olmalı? Cinsellik, bir huni içerisinde tamamen erimeli mi yoksa kodların sürekli değiştiği ifade biçimlerini mi sürdürmeliyiz?
Aslında, iki dürtü de geçerli. Belli bir kalıp yok ve olmaması da lazım. İnsanlar, ne hissediyorlarsa, hisleri doğrultusunda karar vermeliler ve bu kararı etkileyecek çok fazla seçenek içerisine düşmeliler. Zaten esas sorun da seçeneklerin azlığıyla başlıyor. Demek ki algılarla oynamak, insanların önyargılarını kıracak deneyimlerini desteklemek gerekiyor. Bir erkeğin elbise giymesi, feminenlikle alakalı bir durum değil. Kimin giydiği ve neden giydiği önemli olan. Dediğin iki nokta da çok doğru. Hem bir potada erimeli, hem de olasılıklara işaret edilmeli.
>> Artık cinsellik psikolojik bir süreç haline geldi ve giyim, bu psikolojik süreci etkileyen bütünleştirici bir unsur oldu. Türkiye üzerinden düşündüğümüzdeyse, cinsellik ile bedenin giydirilmesi, bu bütünlüğe ulaşamıyor. Yeterince görmemişiz veya pratiğimiz çok zayıf. Bu noktada erkek cinselliği, erkek modasından ne kadar etkilenecek? Genişleyen sektör, bütünleşmeyi destekleyecek verimliliğe sahip mi?
Kadınlar nasıl öğrendi? Giyinmeye başladılar ve önlerine sunulan seçenekler içerisinde deneye yanıla bir bilgi edindiler. Erkeklerin öğrenmek için ne alternatifleri var, ne de ulaşım noktalarına sahipler. Miş gibi yapmayan erkek topluluğu oldukça az ve kimse bu topluluğa yatırım yapmak istemiyor. Böylelikle sözünü ettiğin bütünleşmeyi sağlayacaklar araçlar gelişemiyor. Alternatiflerin çoğalması ise, deneme sürecini beraberinde getirecek. Eşcinsellerin kadınlarla aynı satış potansiyeli içinde konumlandırılmaları, eşcinsellerin denemeye yatkın ve öngörülü olmalarıyla alakalıyken; heteroseksüel erkeklerin de denemeye başlaması, bir şeylerin değişeceğini kanıtlayacak. Kitleler birbirini tanımaya başlayınca, gerek markalar, gerekse tüketiciler kendi değerlerini koruyacak bilince ulaşacak. Markaların iletişim halinde bulunduğu tüketici sayısının da az olduğunu kabullenmek gerekiyor.
>> Dünyaya baktığımızda, erkeklerin kısa şortlar giymesiyle başlayan süreç, straplezlere kadar uzadı. Yapılan kimi eleştiriler, bu tür tasarımların bilinçsiz bir hızla ilerlediği yönünde. Erkek modasının yakaladığı heyecan, kendini tüketecek diye korkuyor musunuz?
Hayır, böyle bir korkum yok. Bütün bu tasarımların hepsi birer öneri. Bu önerilerin zamanla kalıplaşacağını kimse öngöremez. Erkek giyiminde çok fazla bir değişim yapılamaz diye düşünülüyor ve gerçekleştirilen ilk müdahale, doğal olarak, kadınla özdeşleşmiş kalıpların birebir erkeğe monte edilip kullanılması oluyor. Bir şovun içerisindeyiz ve bu şovu akıllıca kullanacak kişiler, yeni bir kalıp çıkarabilirler.
>> Kadına ait değerlerin erkekler üzerinden gösterilmesi, farklı bir yorum açmayı mı amaçlıyor yoksa sadece bu gösterimin cesareti mi sınanıyor?
Bana kalırsa, insanların yeniden yorumlaması sağlanmaya çalışılıyor. Kendi adıma konuşmak gerekirse, yaptığım kimi araştırmalardan ve öngörülerimden yola çıkarak, on yıl sonrayı yansıtacak üretimler ortaya koyabilirim. Fakat bunun kimseye bir faydası yok. Her şey dozunda gidiyor. İzlenebilir bir grafik var ve bu grafiğe göre hareket ediliyor. Straplez kullanacak modacının yaptığı montajı hesap edemediğini mi düşünüyorsunuz? Bütün amaç, önceden üzerinde planlama yapılmış üretimleri sunarken belirli bir hareketlilik sağlamak. Aslında biraz da bilgilerimizi güncelliyoruz. Erkeklerin etek giymesi, tarih içerisinde deneyimlenmiş bir durum. Şimdi bu durumu sorgulamaktan kaçıyoruz fakat modacılar, bu sorguyu yorumlatmak için sürekli kendilerini yeniliyorlar.
>> I-D dergisinde gayet maskülen görünüşe sahip erkeklerin etek giyerek poz vermesi ya da moda bloglarında gördüğümüz farklı ifade biçimleri, toplumsal cinsiyet bilgilerimizi yeniden kurmamıza neden oluyor. Bu yap-boz durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Küçüklüğümde, dayımla beraber yaşıyorduk ve dayım, hafta sonları elbiseyle dolaşan bir insandı. O elbisenin içerisinde öylesine rahat ve öylesine mutluydu ki… Kelimelere ayırmak hoşuma gitmiyor ama belirtmem gerektiğini düşünüyorum, dayım oldukça maskülen bir adamdı. Ben böyle bir insanı görerek büyüdüm. Bu yüzden de erkeklerin etek giymesi bana hiçbir zaman şaşırtıcı gelmedi. Aksine çok faydalı bir pratik olarak görüyorum.
>> ‘Öteki’ defilesini gördüğümde ilk aklıma gelen, bu yeni eğilimlere Türkiye’den yükselen bir değer olarak parladığınızdı. Üretimlerinizi Raf Simons’a benzetiyorum ve bana kalırsa, Simons gibi modacıların deneyci çizgisine uzanan bir devamlılığı temsil ettiğinizi düşünüyorum.
Benzetilme kısmına bir şey diyemem. Ben alternatif olmaya çalışıyorum ve geniş bir kitleye hitap etme derdinde değilim. Kendi alanımı küçük tutup, sesimi gür çıkarmaya uğraşıyorum. Alanım küçüldükçe, daha özgür olduğuma inanıyorum ve özgürlüğümün kısıtlanmasını istemiyorum.
>> Son olarak, ‘Öteki’ defilesinin gerçekleştiği İstanbul Moda Haftası’ndan gözlemlediğiniz kadarıyla, İstanbul’un markalaşma sürecini nasıl yorumluyorsunuz?
Dış yatırımcılara bağımlı kalacağımızı düşünüyorum. Kendi içimizde bu kaynağı oluşturamayacağız. Bir biçim arayışı içerisindeyiz ve bu arayış yüzünden çeşitli problemler yaşıyoruz. Olduğumuz biçimimizle, gereken ufak törpülemeleri yaparak tabii ki, artık bir paket olmak zorundayız. Elimizdekiler hala parça parça sunuyoruz. Bir bütün gibi görünemiyoruz. Artık nasıl bir paket olmamıza karar vermemiz gerekiyor. Bir ifade biçiminiz varsa, kendinize ait bir şeyler anlatıyorsanız ve bu size özgü bir dille gerçekleşiyorsa, insanlar sizin kim olduğunuzla ya da nereden geldiğinizle ilgilenmiyorlar.
http://birgun.net/report_index.php?news_code=1257691823&year=2009&month=11&day=08
Posted by fırat 7:42 PM 0 yorum
Kara Parçaları 13 / 27 Ekim Salı / BirGün
27 Ekim, 2009
Bırakın Uyuyayım
Şarkı sözü yazmak ile şiir yazmak arasındaki fark, iki türünde en başarılı eserleri üzerinden konuşursak, biçimsellik üzerinden şekilleniyor. Lirik dizelerin müzik ile birlikte okunması veya yalnızca kâğıda aktarılması, duyguya dair belirgin formları zorunlu kılıyor. Yine de, bir şarkı sözü yazarının bir şair kadar etkili cümleler kurabilmesi ile bir şairin melodik şiirler yazabilmesi, bu zorunluluğu kıran sıra dışı deneyimler olarak etki alanını katlıyor. Örneğin, bestelenen şiirlere karşı yüksek beklentilerimiz, şarkı sözlerinin niteliğine dair beklentilerimizle bütünleşirken; şiirde ritmi dediğimiz aracın gerekliliği, bizi müziğin verdiği hazza yakınlaşıyor. En azından, ben böylesi bir iletişim ile birlikte yeni yorumlar üretebiliyorum.
Şiir Duyarlılığından Şiir Dışına
Bana şiiri yalnız şiirde aramamam gerektiğini öğretmiş en önemli müzik grubu Suede’in solisti Brett Anderson, yapıp ettiklerinin gerçek değerini karmaşık bir yapı içerisine saklamak konusunda her zaman ısrarcı oldu.Glam mirasını iyi kavramış olan solist Anderson; David Bowie'nin çift cinsiyetli duruşuyla, Morrissey'in sofist kimliğini revize ederek, ahlak kurallarının yıkılmasının onaylanmadığı bir zamanda, sert bir politik üslupla ve daha pek çok anlamla popüler müzikte cinsel rollere dair boşlukları doldurup düzeni karşısına alma cesaretini gösterebilmişti. Doksanlı yılların ‘post-aids’ sendromuna karşı hedonizmi desteklemekten çekinmeyen Anderson; yeri geldiğinde sarsıcı, yeri geldiğinde hüzünlü olabilecek bir derinlikten yazıyordu. Anderson’ın yazdığı sözler, bireysel duyarlılığın modern dünya karmaşasında veya cinselliğin öznel karanlığında anlamlanıyordu. İmge kullanımı konusundaki ısrarı, biçimsel zorunluluklara dair bir karşı koyuş içerdiği gibi, sanatçılığının içsel donanımlarıyla da ilgiliydi. Brett Anderson, şiire dair temel dinamikleri kendi üretimlerinin niteliğine yönelik bir şart olarak görürken, bir insanı şair yapacak duyarlılıktan şiir dışına çıkıyordu.
Suede’in dağılmasıyla birlikte, bu karmaşık yapıya ait çoğu öğeyi terk eden Brett Anderson; şimdi bir başka lirik zirveyi belirliyor. Suede'i 2003 yılında sonlandıran Anderson, solo çalışmalarıyla Suede dönemi arasında kalan süreci, ‘Dog Man Star’ın ardından Suede'i terk eden gitarist Bernard Butler'la yeniden bir araya gelip tek albümlük The Tears oluşumuyla değerlendirmişti.Anderson'ın solo kariyeriyle beliren yeni sanatsal arayışları ise, Suede'in görkemli müziğinde veya The Tears'ın başarılı performansında cevap bulamayacak kadar yalın ve şiirsel. ‘Kara Parçaları’nı ilgilendiren kısımlarına yönelirsek, en son ve en başarılı solo albümü ‘Slow Attack’, söz yazımı konusunda da bu yeni arayışların karşılığını net bir biçimde sunuyor. Anderson dilindeki Ballard / Joyce etkileşimleri, ‘Slow Attack’de daha bireysel bir anlatımla törpüleniyor ve tüm karmaşık imgeler, daha belirgin anlamlar için eriyor.Kışın getirdiği ilhamla kotarılan albüm, Rilke şiirlerini hatırlatan doğa-insan lirizmiyle çevrelenirken, içeriğiyle paralel bir biçimde, minimal bir folk müzik ile doğaya ait sessiz güzelliği çağrıştırıyor. Albümün ilk şarkısı ‘Hymn (İlahi)’, İngiliz şair Percy Shelley’nin görsel algısından yararlanarak, ‘Slow Attack’ manzarasını belli ediyor. ‘Hiçbir zaman bir albüm için bir şeyler yazıyormuş gibi hissetmiyorum’ diyen Anderson, ‘Frozen Roads (Donmuş Yollar)’ şarkısında söylediği ‘donmuş yollar üzerindeki sonsuz şiddeti düşün’ dizesiyle kendi yalnızlığı şiirsel bir şiddetle kesiştirip bir şarkı sözünün ötesinde sarsıyor. Albümü kapatan şarkı ‘Leave Me Sleeping (Bırakın Uyuyayım)’, ‘Slow Attack’ın karanlık atmosferini büyük bir hüzünle tamamlarken,Brett Anderson’ı bir şair olarak konumlandırmamın gerekliliğini kanıtlıyor.
Hani her hafta bir kitap hakkında yazıyorum ya, bu haftada bir kitap hakkında yazdığımı düşünmenizi istiyorum. Derin, kırılgan, karanlık bir şiir kitabı.
http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1256641719&year=2009&month=10&day=27
Posted by fırat 3:46 PM 0 yorum
Dünyanın En Güzel Albümü
26 Ekim, 2009

Brett Anderson - Wheatfields
Brett Anderson - Frozen Roads
Brett Anderson - Pretty Widows
Brett Anderson - Leave Me Sleeping
Posted by fırat 12:08 AM 1 yorum
Kara Parçaları 12 / 13 Ekim Salı / BirGün
13 Ekim, 2009
Çizgi Roman İçin Yapı-Söküm
‘100 Bullets’ gibi kültleşmiş çizgi roman serilerinin yazarı Brian Azzarello, kendi yaratımı serilerde geliştirdiği yeni ve farklı ‘suç dünyası’ yorumunu kimi süper kahramanlara taşıyarak doksanlı yıllarda başlayan ‘yapı-söküm’ uygulamasının devamını sürdürmeye çalışıyor. Postmodern kavramın dinamiği yapı-sökümü çizgi romana taşımış Grant Morrison ve Peter Milligan’dan farklı olarak, klasik bir anlatım tarzıyla, belirli bir izlek etrafında üretimler sunan Azzarello, eserlerini değerli kılacak parıltıyı ise gerçekçi ve karanlık diliyle yakalayabiliyor. Örneğin, ‘Noir’ ya da ‘Pulp’ diyebileceğimiz akımlarla ortak paydalar taşıyan ‘100 Bullets’, dikkatli bakıldığında orijinal bir öykü gibi durmasa da, kendi içerisinde sürekli aktif tuttuğu göstergelerle yeninin yerini tutabiliyor. Azzarello’yu başarılı bir çizgi roman yazarı olarak ünlendiren örneklerden bir diğeri, ‘Lex Luthor: the Man of Steel (Lex Luthor: Çelik Adam)’, aynı bakış açısını süper kahramanların yoğun devamlılığına taşıyarak, bana kalırsa, ‘100 Bullets’in bir sonrasını oluşturuyor. Kökenleri 1940’lara dayanan karakterleri bambaşka bir perspektife taşıyan bu mini-seri, Azzarello’yu Ameikan çizgi romanına büyük bir edebi potansiyel yükleyen ‘yapı-söküm’ uygulayıcılarının yanına yakınlaştırıyor.
‘Lex Luthor: the Man of Steel’ serisinde birlikte çalıştığı çizer Lee Bermejo ile birlikte hazırladıkları ‘Joker’ isimli tek ciltlik çizgi roman ise, Azzarello’nun sunduğu güçlü bir pratik olarak okunabilir. Azzarello dilinin kimi zaman tutuk yapısı aksine başarılı bir kurguya sahip ‘Joker’, adından da anlaşıldığı gibi, Azzarello bu sefer de Batman’in en önemi düşmanı Joker’i konu alıyor. Christopher Nolan’ın yönettiği ‘Batman: Dark Knight (Batman: Kara Şövalye)’Heath Ledger filminde gösterdiği inanılmaz performansın ardından ani ölümüyle iyice akıllara kazınan ’ın Joker formunu tamamlayan cilt, Jonny Frost isimli bir suçlunun anlatımı üzerinden Joker’i tasvir ediyor. Batman mitine dair diğer önemli figürlerin farklı yorumlarla öyküye katılması, cildin niteliğini çoklu boyutlara taşıyor. Yalnızca Joker’in değil, Riddler ya da Killer Croc gibi kimi karakterlerin de farklı bir yorumla yapılandırılması, cildi esas devamlılık dışında alternatif bir yansıma gibi değişim arzulayan okuyucuya sunuyor. Öykü ilerledikçe Batman’in anti-tezi sandığımız Joker’i daha kompleks bir varoluş içerisine sığdırmayı başaran yazar, şiddeti bir ifade aracı olarak kullanmaktan çekinmeyişiyle, öykünün gerçekliğini arttırıyor. Bu gerçekçiliği destekleyen bir diğer önemli unsur, çizgi romanın kolektif çalışma uyumunu belli ederek, Lee Bermejo’nun çizgilerinden geliyor. Bermejo, deforme çizgileri ve çarpık karakterizasyonu sinematik bir anlatımla bütünleyerek Batman evreninin karanlık tonunu daha da çarpıcı hale getirebiliyor. Yine de, Azzarello’yu tam bir postmodernist çizgi romancı olarak saymayışımın nedenleri, cildin zayıf yönleriyle paralellik gösteriyor. Yapı-söküm, yani eserin temel niteliklerini mikro düzeyde ters sıralama deneyi, büyük fikirlerin sabit izlekler etrafında yeşertilmesi demekse, Azzarello henüz büyük bir fikre sahip değil. Azzarello, kendini çok önemseyen biri gibi, üretimlerine yüklediği mesajlar içerisinde, bir süre sonra kendi devamlılığını yaratarak bir başka sabitlik oluşturuyor. Evet, suç dünyasına karşı sahip olduğu duyarlılığı ile klasik karakterleri daha vahşi bir revizyona zorluyor fakat bu revizyon, karaktere ait dünya üzerinden gelişirken parıltısından bir şeyler yitiriyor.
Bana kalırsa, ‘Joker’ cildi, bu sorunların en az görüldüğü Brian Azzarello eseri. Ayrıca, ‘Watchmen’i dilimize kazandırmış Gerekli Şeyler’in başarılı çevirisi ve uygun edisyonu, hareketlenmeye başlayan Türkiye çizgi roman piyasası içerisinde çarpıcı bir okuma fırsatı yaratıyor. Azzarello ve Bermejo, çizgi romanın en derinlikli kötü karakterlerinden birini etkileyici bir aktarımla sunarken, başvurdukları sert ve kuvvetli donanımlarla akılda kalıcı bir eserin olanaklarını araştırıyorlar. Zirve noktasından pek uzağa düştükleri söylenemez.
Posted by fırat 5:21 PM 0 yorum
Kara Parçaları 11 / 6 Ekim Salı / BirGün
06 Ekim, 2009
Ters Eldivenler
Murathan Mungan’a dair okumalarımın uzun süre şiirleriyle sınırlı kalması ya da daha doğrusu bu şiirleri didiklemek konusundaki sabit ısrarım, diğer yazınsal türlere ait örneklerle geç çarpışmama neden olacak kadar yoğundu. ‘Metal’ ve ‘Mırıldandıklarım’ gibi vahşi Mungan şiirlerini içeren kimi kitaplar, yeni bir estetik algı içerisinde parıldarken, aynı kitapların tam bir şiirsel doyum sağlayamaması, didiklemek dediğim tavrı destekleyecek çelişkileri beraberinde getiriyordu. İçe dönük bir yorumla, diğer Mungan şiirlerine göre daha zor hissedebildiğim kitaplar bile, beni belirli bir noktaya, şiirin kendisine çiviliyordu. Alışkanlıklarını kolay kolay terk edemeyen biriyken, önüme birikmiş onca şiire karşı vermek zorunda kaldığım hesap, bir ritüele dönüşecek kadar sık tekrarlanıyordu. Mungan’ın dili, şimdi bu yargıyı daha net söyleyebiliyorum, hiçbir zaman için uygun bir formül sunamamıştı bana, fakat mevcut yapısı üzerinden kendime yönelttiğim sorgular, yazmak istediğim şiiri konumlandırmama yardımcı olacak ilk büyük pratiği sağlıyordu.
Ne kadar doğru bir tavır bilmiyorum ama, ben Murathan Mungan’ı sadece bir şair olarak içselleştirmenin yollarını arıyorum. Eski bir inadı sürdürmek ister gibi, Mungan’ı tamamlayan diğer onca kitabı da şiir perspektifinde algılamaya çalışıyorum. Yeniden yapılandırabildiğin bir bütünlük sağlayan bu düz bakış, belirgin bir sistemi destekliyor. Demek istediğim, her ne kadar Mungan’dan uzaklaşmasam da, aradaki mesafeyi belirleyen mekanizma, önce şiirlere, ardından da benim o şiirleri anlamlandırırken yardım aldığım araçlara bağlı kalarak, çizili sınırlar üzerinde hareket ediyor. ‘Punk Lady ile Ümmisübyan’ ya da ‘Hey Joe!’, genel bir kolaylık sağlamasa da, benim için ‘Kırk Oda’nın kapısını teker teker açıyor.Mungan’ın son öykülerini kapsayan ‘Eldivenler, hikayeler’in görünürlüğünü yine bir şiirden yansıyanlarla birlikte seçebilmem, nasıl bir Mungan okuyucusu olduğumu kendime hatırlattı. ‘Bazı Yazlar Uzaktan Geçer’i bitirdiğimde, Mungan’ı çevreleyen yeni ve sakin dili Mungan’a göre fazla ‘tonal’ bulmuş ve ansızın beliren garip bir endişeyle mücadele etmek ister gibi, ‘Metal’e doğru hızla koşmaya başlamıştım. Samimiyet ile durulaşan bir Mungan için hazırlanmamıştım ya da elimde biriktirdiklerimden henüz sıkılmamıştım. Ayrıca, bu yeni poetik arayış, benim anlamak istemeyeceğim kadar uzak bir hisle, gençliğin bitimiyle birlikte şekilleniyordu. ‘Eldivenler, hikayeler’de, böylesi bir hissin anlatımını sunmasa da, ‘Bazı Yazlar Uzaktan Geçer’in belli ettiği durgun akışı kendi içerisinde sürdürüyor. İngiliz asıllı yazar Hanif Kureishi’nin gündeliğe yönelirken kullandığı kısa diyaloglar ve sıradan anlar, Mungan dilinde daha derinlikli okunsa da, zorunlu bir karşılaşmaya gidildiğinde, ‘Eldivenler, hikayeler’ daha ıssız bir alanı sahipleniyor. Bu ıssızlığı olumlu anlamda kullanmayı bilerek öz bir forma kavuşan kitap, içerik olarak Mungan’la bütünleşmiş kavramların arasında dolaşıyor. Dil olanaklarını zorlamayan, özenli bir şaşırma amacı taşımayan, önceden planlanmış kimi kalıplar içerisine sıkışmayan kitap; en büyük önemini ise gürültü yapmamasıyla kazanıyor. Mungan gibi önemli bir ismin kendine uyguladığı iradeye tanık olmak, kitabı gerçeklik sınavından tam ve uygun bir sonuçla çıkarıyor. Yalnızca böylesi bir uyuşum ile bir kitabı yüceltemeyeceğimizi bilerek, biz de beklentilerimizden sıyrılıyoruz ve bir arınma oyunu oynuyoruz. Açıkçası, hala ‘İkinci Hayvan’ın tamamlanmasını bekleyen ben, bu oyuna dahil olmadan da Mungan’ı takip edebileceğime inanıyorum. En azından uzunca bir süre daha eldivenleri tersinden giymek konusunda ısrarcıyım.
http://birgun.net/culture_index.php?news_code=1254823126&year=2009&month=10&day=06
Posted by fırat 11:51 AM 1 yorum
Yiğit Karaahmet Kimden Bahsediyor?
04 Ekim, 2009
Posted by fırat 12:36 PM 2 yorum
Bir Punk Şiiri Öncüsü Olarak Ted Hughes / Yasakmeyve 40
18 Eylül, 2009
Yasakmeyve'nin 40. sayısından itibaren benzer özellikleriyle 'punk' olarak ayırabileceğimiz şairleri yazıyorum. 'Punk şiir' diye bir terim var mı? bilmiyorum fakat bu isimle adlandırabileceğimiz bir tavrı yorumlamak, kendi şiirimi savunabilmem için bana güç kazandırıyor. Üzerine yazacağım bazı isimleri Türkçe'de bulmak olanaksız olduğu için bir de ufak çeviriler yapıyorum. Dergide göreceğiniz ilk makale, bu meseleye verdiğim önemi kanıtlıyor. Kapsamı geniş tutmaya çalıştım, ortaya uzunca bir döküm çıktı.
Ted Hughes: Başlıyoruz.
http://www.yasakmeyve.com/?p=p_141&sName=SAYI-40
Posted by fırat 10:06 PM 0 yorum
Sokakta Dolaşan Bir Tank Görseniz / 18 Eylül Cuma / BirGün
11. İstanbul Bienali, üzerinde kurgulandığı kavramsal çerçeve ile yönelttiği ‘İnsan neyle yaşar?’ sorusunun cevabını ararken; Tophane’de yer alan Outlet Sanat Galerisi, daha özel bir sorguyu bir ülkenin yaralarına temas ederek gerçekleştiriyor. Halil Altındere, Bengü Karaduman, Köken Ergun ve Servet Koçyiğit’in katılımıyla şekillenen ‘Darbe’ sergisi; siyah tüllerin arkasında saklanan bir trajediyi gerçeklik noktasında yeniden duyumsatıyor. 12 Eylül 1980 darbesinin toplumsal hafızada bıraktığı örtülü kodlar, Outlet sanatçıları tarafından, sanatın estetik yatkınlığı etrafında bir araya getirilip, daha belirgin anlamlara açılacak biçimde sıralanıyor. Politik sanatın ifade paradoksuna düşmeyecek kadar içten bir etkinlik halinde yorumlanabilecek sergi, sanatçıların kendilerini konumladıkları kuşakla birlikte düşünüldüğünde, aslında bir çeşit ‘öz eleştiri’ niteliğiyle, inandırıcılığını ve etkisi arttırıyor.
Halil Altındere’nin 12 Eylül 1980 tarihli Hürriyet Gazetesi yıldırım baskısının kapağını büyüterek gerçekleştirdiği çalışma, galeriden içeri girildiği gibi yeni bir bakışa ihtiyacımız olduğunu hatırlatıyor. Siyasal tarihin somut kanıtlarından birine uygulanan dikkat, neyi nasıl gördüğümüzü bile etkileyen iktidar güçlerinin aslında kendini saklayamayacak denli kötücül olduğunu kanıtlıyor. Ardı ardına sıralanan yasakları kolay seçilebilecek bir formda okumak, daha ilk adımda sarsıyor. Servet Koçyiğit’in fotoğraf çalışmaları ise, üniformanın statik çağrışımlarını birebir yansıtarak Halil Altındere ile aynı etkide bütünleşmekte. Erk’e sunulan gücün kırılmaz yapısı, parodisini kendisiyle birlikte taşıyor.
Bengü Karaduman ve Köken Ergun’nun katılımlarıyla devam eden sergi, kompleks bir yapı içerisinde kotarılmaya çalışıldığını belli ediyor. Karaduman, 1980 darbesinin zedelediği bir birey olarak, geçmişine ait izlerin peşine düşmüş. Vardığı noktada derdini anlatmaya çalışırken, çeşitli anlara ait video ve fotoğrafları farklı bir teknikle kara siluetlere dönüştürüyor. Peşi sıra ilerleyen basit animasyonların yerleştirilmesinde kullanılan ayna, içe dönük sorgulamaları tetikliyor. Arzulanan iç-sorgu, sanatçıyı ya da sanatçı gibi darbenin izleriyle büyümüş birçok insanla kurulması gereken empatiyi vurguluyor. Fotoğraflar ya da videolar, gölge karakterlerle aktarılan mesaj, kendi konformizmimizi yüzümüze vuruyor. Galerinin alt katında sergilenen Köken Ergun videosu da, her ne kadar farklı bir pratikten geçse bile, toplumlar arası kültürel farkları göstererek kendimize yöneltmemiz gereken sorgunun ciddiyetini anlatıyor. Açıkçası, sergi içerisinde en sevdiğim çalışma bu video. “Askeriyenin neredeyse görünmez ve güçsüz olduğu bir ülkede, insanlar sokakta dolaşan bir tank gördüklerinde ne yaparlar?” gibi ilginç bir amaçla şekillenen video, aslında ikinci aktarımla bizlerle buluşuyor. Videonun hazırlanma süreci ise, kurgu ile performansın birleşmesi ile işliyor. Danimarka’nın bir köyünde dolaştırılan tanka yöneltilen şaşkın tepkiler, yitirdiğimiz masumiyeti akla getiriyor.
‘Darbe’, kavramsal sanatın temel dinamiklerine yönelik yeni yaklaşımlar içermesiyle de önemli bir sergi. Örneğin, Ergun’un gündelik içerisine sıkıştırdığı ve halkı sanata zorladığı videosu ya da Halil Altındere’nin maddeye uyguladığı ‘re-make’, anlatılmak istenen tarihsel gerçeği birbirinden farklı perspektiflerden aktarıyor. Sergi bağlamında hazırlanan kitapçık ise, geniş içeriğiyle amaçlanan ‘hatırlatma’ sürecini pekiştiriyor. Sonuç olarak, ‘İnsan neyle yaşar? demek kadar, ‘İnsan nasıl yaşamalı?’ diye merak edip geçmişimize dönük yüzleşmelerle üzerimize biriken külleri silkelemek, sanatın dilinde zorunluluğunu en iyi şekilde kanıtlıyor.
http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1253222880&year=2009&month=09&day=18
Posted by fırat 12:17 PM 0 yorum
Art Brut Invade DC Comics
17 Eylül, 2009

http://pitchfork.com/tv/#/episode/2036-art-brut/2
Art Brut - DC Comics And Chocolate Milkshake
Also: Bir grafik roman projesi için Vertigo algısına yakın bir çizer arıyorum. Grafik romanın altyapısı hazır fakat kolektif çalışmaya başlamak içni uygun bir çizer gerekiyor. Merak eden varsa, blog profilindeki mail adresimden bana ulaşabilir.
Posted by fırat 10:18 PM 0 yorum
Kara Parçaları 10 / 8 Eylül Salı / BirGün
08 Eylül, 2009
Yeni Çizgi Roman Politikaları
Ülkemizde çizgi romanın bir ‘altın çağ’ yaşadığına dair net bir cevap vermek pek mümkün değil. Frankafon ve fumetti gibi Avrupa stillerinin sağladığı ilk tanışmadan sonra, seksenli yıllarla birlikte, Alfa Yayıncılık sayesinde gelişen Amerikan çizgi romanı, yani ‘comics’ ile belli bir ayrıma giden çoğu okuyucu, eski alışkanlıklarını uzun süre önce terk etti. Yeni neslin gösterdiği ilgi de, bilgisayar oyunları ve teknolojinin karşısında defalarca zedelendi. Yanlış yayın stratejileri, ekonomik olanaklar ve benzeri piyasa şartlarına rağmen bir sanat olarak çizgi romanın baş döndürücü devamlılığına katılmak isteyenler ise -militarist bir tavırla- gerekirse kendi yayınevlerini kuracak kadar heveslilerdi. Bu hevesin en son örneğini İzmir’de bir çizgi roman dükkanı olan Baykuş’un ardı ardına iki önemli çizgi romanı yayınlamasıyla görmüştük. Alan Moore’un karanlık ve nihilist Joker öyküsü ‘Batman: Öldüren Şaka’ ve Brian K. Vaugnan’ın savaş karşıtı fablı ‘Bağdat’ın Aslanları’, Baykuş Kitap’ın Türkiye okuru için sağladığı çok önemli bir pratikti. Kitap formatında piyasaya sürülen eserler, çizgi roman adına yeni bir yayıncılık politikasını örnekliyordu.
Kolay okuma sınırında
Bu yazıda çizgi romanı bir sanat dalı olarak yüceltmeyeceğim çünkü artık buna gerek duymayacak kadar çok çizgi roman okuyorum. Beni ilgilendiren, çizgi romanın kitleler tarafından görmezden gelindiği Türkiye piyasasında bu ilgisizliğin geçirdiği ani dönüşüm.Gerçekten de, herhangi bir kitapçıya gidip çok satanlar listesine baktığınızda, listenin çizgi romanlar tarafından işgal edildiğini görebilirsiniz. Sırf daha fazla çizgi roman okuyabilmek için İngilizce eğitimimi birkaç kat hızlandırmış biri olarak böylesi bir yükselişe müthiş bir sevinçle karşılık vermem gerekirdi. Fakat ne yazık ki listede yer alan çizgi romanların niteliği biraz düşündürücü. Baykuş Kitap’ın sunduğu esaslı eserler yerine, popüler kültüre yaslanan ve kolay tüketilebilirlik kodları taşıyan örneklere karşı karşıyayız ve aslında bu biraz da sözünü ettiğim yeni yayıncılık politikasının yaşadığı hızlı kırılma –ya da çeşitli faydalarla tekrar yapılanma. Öncelikle bu çok satan çizgi romanların hepsi, dünya klasiklerinden uyarlama, yani orijinal bir yaratıcılık içermiyor. Bu yaratıcılık sınırı, bir süre sonra yalnızca özet niteliği taşıyacak anlatımlara yer vermek zorunda kalıyor. Bütüne ait çıkarımların kısa sürede sağlanabilmesine yarayan kolaycı fayda, okuma zevkinin bile önüne geçerek, ‘uyarlama’ dediğimiz hatırlama sürecine eklemleniyor ve böylelikle ilginin ömrü, sağladığı faydanın doyumunun ardından kolaylıkla -bir başka uyarlamaya kadar- sonlanıyor.
NTV Yayınları’nın Sevin Okyay çevirisiyle yayınladığı William Shakespeare uyarlaması ‘Hamlet’ ile başlayan ivme, kısa sürede büyük bir taleple karşılaşınca, yeni örneklerle desteklendi. Yine NTV Yayınları’ndan çıkan Franz Kafka uyarlaması ‘Dava’, Kutlukhan Kutlu tarafından çevrilirken, yoğun tanıtım ağıyla ‘Hamlet’in başarısını sürdürdü. Bir başka yayınevi, Everest ise en önemli beş Shakespeare öyküsünün Japon çizgi roman sanatı manga formunda revize edildiği ciltlerle aniden beliren ilgiyi beslemeye çalışıyor. Görünürlük açısından önemli bir fayda sağlayan bu çizgi romanlar, kolay algılanabilirlik sınırında bambaşka amaçlara hizmet ediyor. Olumlu bir bakış açısıyla, geleceğe dönük bir fayda olarak yorumlanması gereken bu çizgi romanlar, tersine çevrildiğinde, güncel hafızaya ait başka kanalları dolduruyor. Mesela, ‘Manga Shakespeare’ serisinin sağladığı kolay okuma, ebeveynlerin çocukları için arzuladığı pratiği zorlanmadan karşılıyor. Nispeten salt bir çizgi roman değerine daha yakın duran ‘Dava’ ise, Kafka’nın evrenselleşmiş kimi kavramlarını iyice yumuşatarak yeni bir paketle tekrar sunuyor. Bu eserler satış rakamlarıyla çizgi romana ait alanı genişletse de, çizgi romanın esas örnekleriyle taşıdıkları farklar, okuyucuyu bir başka çembere hapsediyor. NTV Yayıncılık’ın ya da Everest’in bir sonraki adım olarak ‘Enigma’ ya da ‘The Invisibles’ gibi derin örneklere geçmeyeceğine dair his ise, ilginin dönüşümünde çizgi romana düşen payın yine olması gerekenden çok daha aşağıya çekileceğini kanıtlıyor.
http://birgun.net/culture_index.php?news_code=1252402416&day=08&month=09&year=2009
Posted by fırat 1:57 PM 0 yorum
One must be absolutely modern
06 Eylül, 2009
Paradise Row Gallery, London, and Lalin Akalan, proudly present Il faut être absolument moderne, a group exhibition in a 'pop-up space' in Istanbul, timed to coincide with the 11th International Istanbul Biennial.
We present the work of some of the most exciting artists active in London, many of them showing in Istanbul for the first time. The show also aims to help forge links between London and Istanbul, as it will be followed in 2010 by an exhibition of Turkish contemporary artists in London.
On show is new work by Jake & Dinos Chapman and Keith Tyson, amongst the most relevant and influential established artists on the scene, alongside work by a new generation of artists who have kept London a vital centre of art production; Diann Bauer, Shezad Dawood, Mounir Fatmi, Edward Fornieles, Margarita Gluzberg, Idris Khan, Nathaniel Rackowe and Douglas White.
The title of the show, Il faut être absolument moderne, ('One must be absolutely modern') is taken from Une Saison en Enfer, written by the radical poet Arthur Rimbaud in the 1870's. The maxim has, for a long time, served as a rallying cry for cultural radicals. However the future has always been contested ground, fought over by competing ideologies, and the question of what it means to be modern is constantly in play. To respond to the curatorial concerns of the Istanbul Biennale, which explicitly investigates the continuing relevance of utopian Modernist thought, to society and culture. Accordingly Il faut être absolument moderne showcases works by the selected artists that exemplify the legacy of the irrational and anti-utopian strands of thought and practice that also served to define the Modernist era.
http://www.paradiserow.com/exhibitions/_39/
Posted by fırat 12:31 PM 0 yorum
Kara Parçaları 9 / 1 Eylül Salı / BirGün
01 Eylül, 2009
Şiir, kendisine ait bir yaşama alanına sıkıştırılıp, gündeliğin ya da geçmişin diğer donanımlarını ancak işine geldiği ölçüde mi kullanmalıdır? Bu sorunsalın üzerine giden bir grup şairin ‘madde şiir’ kapsamında bir dış-iç gerçeklik hesaplaşması üzerine gittiğini biliyoruz. Peki, madde şiir gibi sistematik bir kavram üzerinden hareket etmeyip, yine böylesi hesaplaşmalarla poetik bir ivme tetiklenebilir mi? Nihat Ziyalan’ın yeni kitabı ‘Tomurcuk Sevda’, şairin şiir dışında duran şeyleri simgeleştirmesi adına iyi bir örnek ve söz konusu ‘dönüşlülük’ meselesine dair farklı bir yorum sunuyor. 1936 doğumlu Ziyalan, yazdığı şiirin haricinde de pek çok varoluş noktasına temas ediyor ve bu çoğulluğu şiiri içerisinde revize ederek yeni çağrışımları koşulluyor.
Kırktan fazla sinema filminde rol almış ve pek çok tiyatro çalışması ile uğraşmış Ziyalan, bir aktarma oyununun içerisindeymiş gibi, hayatına dair pek çok şeyi şiirine taşıyor. Bu işlemi anlamlı kılan ise, Ziyalan’ın samimiyeti oluyor. Ziyalan, şiirine seçtiği konularda şiire danışmıyor ve seçiciliğe karşı duran tavrı, şiirini daha organik parçalarla bütünlemesine olanak tanıyor. Kitaba adını veren ilk şiir, yaşlılığa dair kabullenişle geçmiş özlemini bir arada sunarken, bir sonraki şiirlerin ne gibi bir dürtüyle yazıldığını belli ediyor. ‘Eve götür beni nehir’ isimli şiir ise, kitabın diğer baskın duygusunu, göç duygusunu örnekliyor. Mekânsal uyuşumsuzluğun derinleştirdiği hatıralar, ‘Tomurcuk Sevda’yı bireysel bir yapılanmanın eşiğine taşısa da, şiire katılan diğer özneler sayesinde bu yapılanma kendisine dönük duyarlılığını kırıp geniş bir perspektif üzerinde yeniden kurgulanıyor. İlk okuyuşta karşılamaya çalıştığımız ‘ben’ vurgusu, tekrar okumalarında aslında bir tür alımlama fırsatı yaratan bir mekanizma olarak geri çekiliyor. Ziyalan, kitap boyunca arkadaşlarından, ailesinden, özlemlerinden, oyunculuk geçmişinden ve çocukluğundan bahsediyor fakat hayatına dair tuttuğu sorgu, şiir düzeyinde kendini deklare eden bir dayatmacılıktan kurtuluyor. Hem merkeze bu kadar yakın olup, hem çeperlere baskı yapabilmek, Ziyalan şiirinin en büyük başarısı olarak yüceliyor.
Bu başarıyı destekleyen en önemli unsur ise, şiirin dilsel düzeyde taşıdığı sıra dışı dikkatle kurulması. Şairin kendini bir şiir gibi konumlandırması ve öznelliği lirik dizilimin ilk sırasına yerleştirmesiyle daha önce de karşılaştık. Ziyalan’ı farklı kılan, kullandığı dil ile şiirinin taşıdığı ereğin iç içe geçmesi konusunda yakaladığı uyum oluyor. Örneğin, ‘Memet Fuat’ isimli şiir, ‘kardeşim öldüğünde ağlamadım/Ona ağladım/Emeği çoktur üstümde’ gibi bir itirafı, gündeliğin hızlı diliyle, kopuk bir anlatımla sunuyor ve içerik seçiminde yaptığı reddi, dilin abartılı kullanımından kaçarak bütünlüyor. Rahat söyleyişle ‘şiir-dışı’ imgelerin etkisini arttıran Ziyalan, bu özelliğiyle kimi İngiliz ve Amerikan şairlere göz kırparken, bizden Lale Müldür’ün ‘Ultrazon'da Ultrason’ kitabına yakın duruyor. Ziyalan’ın grameri, şiirin kabul görmüş dinamiklerini öteleyerek yeni bir düzen yaratıyor. Ben bu düzeni sinematik kesimlere benzettim. Sinematik keskiler gibi anlık görüntülerin ardı ardına sıralandığı dizeler, yalınlığın yarattığı tahribatı şiirsel deformasyonlarla birlikte sununca; ‘Tomurcuk Sevda’, şiire dair genel alışkanlıkların dışına çıkarken kendinden bir şey kaybetmiyor. Türkçe şiirin çok fazla deneyimlemediği bu ‘şiir-dışı’ hali, aslına bakarsanız, farklılığını mevcut estetik değerlerin donukluğu yüzünden kazanıyor. Yoksa böylesi bir ayrımı doğru bulmadığımı belirtmeliyim. Yine de, şiiri belirli kalıplar içerisine sıkıştırmak isteyenlere karşı çıkanların geçerliliği ise, ‘Tomurcuk Sevda’ gibi kitapların çoğalmasıyla kuvvetleniyor.
------------
Çalıştığım gazetede yazılar yazarına sorulmadan kısaltılabiliyor. Ve bu yazının editör tarafından bana haber vermeden kesip biçtiği hali ise gazetede:
http://birgun.net/culture_index.php?news_code=1251754304&year=2009&month=09&day=01
Posted by fırat 11:43 AM 1 yorum
Her Yerde 'Aşk' Var
26 Ağustos, 2009
Posted by fırat 4:19 PM 1 yorum
Kara Parçaları 8 / 25 Ağustos Salı / BirGün
25 Ağustos, 2009
Punk Şiirin Köklerinde
İngiliz şair Ted Hughes’ı punk şiirin köklerinde buluyorum. Bir teori altında birleşmeyen fakat belirli özellikleriyle modern/kültürel tanımlamalarla uyuşabilen bu şiir bilincinin mitik yatkınlığı içerisinde, Ted Hughes’a dair pek çok eş parça keşfedilebilir. Mito-poetik düzlemde kendini yüceltebilecek kadar güçlü bir vurguyu yakalayabilen Hughes, bu eş parçaları önce kendinin kılıp, ardından doğa ve tarih perspektifinde belli bir etki adına yeniden sıralandırabilmektedir. 27 yaşında, 1957 yılında yayınlanan ilk kitabı ‘Yağmurdaki Doğan’ın yarattığı etki bile, sıralamanın ciddiyetini hissettirir. Erken dönem şiirlerinde doğa ve hayvanlara dair çağrışımlardan hareket eden şairin vardığı nokta, yani sıralamanın son halkası, aslında ‘Yağmurdaki Doğan’dan çok uzaklaşmamakla birlikte, o mikro bakışın şaire dönecek olmasıyla daha da geçerli bir gerçeklik kazanır. Ted Hughes’ı bir punk şiir kaynağı gibi okumamın sebebi, bu gerçekliğin şairi bütünleyen yegâne doku olduğunu düşünmemdir.
Söz konusu doku, bir ortakyaşar gibi, şairle bir arada gelişir. Şiirleri kadar özel hayatıyla da konuşulan Ted Hughes’ın kendinden kaçmaması, onun şiirine olan mesafemizi belirlemiştir. 1930 doğumlu şairin şiirlerini yayınlamaya başlaması bile, aklımıza kazınacak kadar öyküleştirilebilir. Biraz önce geçerliliğinden bahsettiğim gerçeklik ve sıralama, Hughes’a dair yorumlarımızın Hughes’dan uzaklaşamamasıyla açıklanabilir. Bir antropoloji/arkeoloji öğrencisiyken tanıştığı bir diğer mit-şair(ve yazar) Sylvia Plath ile ilişkisi sayesinde şiirlerini yayınlatabilirken, Plath çağrışımları ve iki önemli şairin evliliğe uzayan birlikteliği, daha ilk adımda Hughes’ı kolay saklamamıza yardımcı olur. Hughes ile Plath, hastalıklı ilişkilerine rağmen, birbirlerine ‘karşı-etki’ hizmeti sunarak belirgin bir verimliliği tetiklerler. Plath’ın intiharıyla bile sonlanmayan verimlilik etrafında üretmeye devam eden Hughes’ı bir diğer kanala yine karısının intiharı sokacaktır. Hughes’ın ilk iki kitabıyla kazandığı başarı, Plath intiharıyla kültleşen ‘Sırça Fanus’ ya da ‘Arial’ efsaneleriyle çatışmak zorundadır ve bu zorunlu çatışma, bir şairin kendini konumladığı noktayı yıkacak kadar şiddetlidir. Özellikle 1970’ten sonra ardı ardına kitap çıkaran Hughes, özel hayatında yaşadığı krizleri şiirleriyle aşmayı diler gibidir. Şiirinde yaşanan gelişmeler, içbükey bir hareketi belli eder. Nesneler ve dış dünyaya ait ne varsa, biraz gerçeküstü ve deneysel bir yorumla, şiirin içine sızmaya başlar. Hughes’ın şiirini punk-öncesi bir deneyselliğe taşıyan bakış açısı, şiire yedirilebilecek her türlü dış etkeni yorumlayan bireysel zihnin tarihsel perspektiften kopmamasıdır. Yeni birikimlerle boğulmaz, aksine, yeni birikimleri şekillendirmesinin ardından, onları kimi kodlarla örer –ya da saklar. Bu eğilimler, şairi ölümünden birkaç ay önce yayınladığı son (ve en önemli) kitabı ‘Birthday Letters’a götürecektir.
‘Birthday Letters’, yani ‘Doğumgünü Mektupları’nı modern şiirin en önemli eserleri arasında saymak gerekir. Dilimize yine önemli şairler tarafından, Şavkar Altınel ve Roni Margulies tarafından çevrilen kitap, Hughes’ın kendisi ve Sylvia Plath ile yüzleşmesidir -ve de tabii, okurlarıyla da. Yapılan onca spekülasyona rağmen uzun süre özel hayatı hakkında konuşmayıp şiirlerini öne süren Hughes, bu tavrından dolayı, yıllarca başkalarının yorumlarıyla şekillendirilmeye çalışılmış, fakat her şiir kitabıyla bu şekillenmeyi yıkarak, kendi yolunda kendini varedebilmişti. ‘Doğumgünü Mektupları’ ise, varoluş biçiminin olgunluğunda karşımıza çıkıyor ve herkese sus payı veriyor. Sonuç olarak, astroloji, düşler, aile tatilleri gibi konu başlıklarıyla ilerleyen şiirler, Hughes&Plath birlikteliğinin obsesif itiraflarından öte, şiir tarihinin iki önemli ismini İngiliz mitolojisi ve gündelik hayatın diğer sırları ile yorumlama fırsatı yaratıyor. Best-seller listelerine girmeyi başararak bir milyona yakın kopya satmış kült kitap, Hughes’ın son eseri olarak okunduğundaysa, bir vasiyet olarak anlam kazanıyor. İçeriye ait bir çalışmayla, insan zihninin dış dünyaya taşınması ve aynı zamanda, dış dünyanın da zihne kazınmasının vasiyeti, seksenli yıllardan sonra özne sorunu yaşayan diğer şairler için yeni bir yaşama alanını eşit olarak paylaştırıyor.
http://birgun.net/culture_index.php?news_code=1251196288&year=2009&month=08&day=25
Posted by fırat 12:08 PM 0 yorum
Skipping
21 Ağustos, 2009
They are simple they just happen
They are simple they take care of themselves
They are simple they just happen to be there
Embarrassed try one too
Whatever times left of day
Marvelous lousy could this be your safest way
Ancestral in its own deficiency a deficit of skipping
Skipping
Skipping I left you there skipping
Ripping ropes from the Belgian wharfs
Breathless Beauxillous griffin once removed seemed dwarfed
They're simple in that they happen to be there
Embarrassed try one too
Whatever times left of day
Marvelous lousy could this be your safest way
Ancestral in its own deficiency a deficit of skipping
Skip skip skipping
Skipping skipping
Skipping skipping
Skipping skipping
Skipping skipping
Skipping I left you there
Skipping I left you there
Skipping I left you there
Skipping skipping
Beni bu kadar sarsan şarkı azdır.mp3
Posted by fırat 5:15 PM 0 yorum
Lives of the Poets: Rodrigo Toscano
Posted by fırat 1:29 AM 0 yorum
Milligan
20 Ağustos, 2009
Posted by fırat 2:49 PM 2 yorum
Nuray Mert'in Kafası Karışık ve Umutsuzluk
Bölünme dahil her şeyi artık daha açık konuşmalıyız...
/
Gelinen noktada, bir yandan müzakereler ve diğer yandan demokratik platformda tartışmalar sorunsuz giderse, umarım en azından ‘silahsızlanma’ değilse bile ‘çatışmasızlık’ ortamı sağlanabilir, ayrılıkçı özlemler marjinalize olur, makul bir ortak zemin bulunur. Sadece demokratikleşme ile gidilecek yolun ise sonu geldi gibi gözüküyor. Bu gerçeğe alışmaya başlasak iyi olur.
---
Nuray Mert benim bilmediğim bir yerden yazıyor olmalı, yoksa Mert'i anlamamak için özel bir dikkat geliştiriyor değilim. Bahsettiği 'marjinalleşme' ve peşine düştüğü genelleme, ılımlı bir yorum gibi düşünülebilir, zaten böylesi bir etki amaçlanmış. Yine de, bu ılımlılığın altında yatan umutsuzluk, bir başka bakış açısında kolaylıkla ateş alabilir.
---
Bir katalizör görevi görecek Kürt açılımının eritecekleri içerisinde, bu tür yangınların kabuğu çürüteceğini düşünerek kendimi rahatlatabiliyorum.
---
Umutsuzluk her yerde! Herkes bir sonraki gelişmeyi merak ediyor!
---
Umutsuz ve milliyetçi bir geyin saldırısına uğradım! -yakında blogunuzda.-
Posted by fırat 12:01 PM 1 yorum
Bir Tabu Olarak Facebook
19 Ağustos, 2009
Bir hafta kadar önce yeni bir facebook hesabı açtım ve olacaklar hakkında düşünmeyi bir kenara bıraktım. Facebook herkesin hayatındaki o önemli yeri daha yeni yeni doldururken de bir hesabım vardı fakat birkaç nedenden ötürü pek fazla dayanamamıştı. Bu hesabın yaşam süresi üç haftayla sınırlıydı. Şimdiki ne kadar kalacak bilmediğim için herhangi bir dikkat göstermiyorum. Yine de, kimi arkadaşlarımı ekledim, çoğu 'arkadaşlarımı' reddettim (ve bunu yaparken kendimi çok ama çok mutlu hissettim), sevdiğim yazarların-şairlerin-sanatçıların ve diğer insanların gruplarına/sayfalarına üye oldum, yurtdışındaki bir takım çizgi roman editörleriyle mesajlaştım ve de bir sürü gerekli zamanı neşeyle harcadım. Beni en çok şaşırtan şey ise arkadaşlarımın verdiği tepkiler oldu. Uzun süre Facebook ya da diğer internet alanlarında hesap açmamış biriyken son yaptığımın yorumu genellikle 'aaa, sen!?' gibi ünlemler içeriyordu. Sanki kendime dair büyük bir tabuyu yıkmıştım. Oysa ortada ciddiye alınacak bir mesele göremiyordum, bu yüzden telaşsızdım. Seçtiğim profil ismi geride bıraktığımı düşündüğüm okul arkadaşlarım tarafından tahmin edilemezdi; üzerinden hesap açtığım mail adresimi yalnızca gazete yazıları ve resmi işler için kullanıyordum, böylelikle facebook'a üye olduğum her tarafa yayılmayacaktı; arkadaş meraklısı tipleri kolaylıkla geri çevirebiliyordum; sürekli update edebileceğim bir hayatım yoktu, yani site üzerinde fazla enerji sarf etmeyecektim. Bu sefer oldu, dedim kendime, uzun süredir ilk kez bir internet sitesi üyeliğimin aktifliğini koruyabilmiştim. Teknolojiyle aramdaki zayıf bağ, yalnızca blog üzerinde iş görebiliyor, gerisi feci. Neyse, sabah bir arkadaşım facebook mesajı yolladı ve bu ufak yazının kaderini belirledi. 'Blogunun ismiyle hesap açmışsın, bloguna yazman gerekmez mi?' diyordu. Bir süre bu mesajın önerisi üzerine düşündüm. Vardığım sonuç, arkadaşımın haklı olduğuydu. Sonucu destekleyen koşullardan bahsetmeyeceğim. Eğer facebook'ta Suet Kafa diye ararsanız, beni bulursunuz!
Posted by fırat 12:42 AM 2 yorum
Kara Parçaları 7 / 11 Ağustos Salı / BirGün
11 Ağustos, 2009
‘Sevgili Uğursuzluk’
Pazar günü boyunca evden çıkmadım ve günün çoğunu okunacak ne var diye düşünerek kütüphanenin karşısında geçirdim. Son dönemde yaşadığım kimi hayal kırıklıkları yüzünden durgun ve düşünceliydim ve de bu yoğunlukta zaman geçirmek için herhangi bir noktaya sabitlenmem yeterliydi. Anlamsızca kütüphaneye bakıyordum; zaman geçiyordu. Imogen Heap’in yeni şarkısı ‘First Train Home’ çalıyordu arkada ve zaman, getirdiklerini teker teker götürerek geçiyordu. Kütüphanedeki kitaplardan birinin yarattığı çağrışımı, öteki kitapların hatırlattıkları kapatıyordu ve en sonunda, her türlü somut düşünce, kendi isteksizliğimde sönüyordu. Bir saat boyunca şöyle göz gezdireceğim bir kitap bile seçemeyecektim.
Sonunda, en azından parça parça birkaç şiir okuyayım dedim ve en sevdiğim şairlerden bir seçki oluşturmaya başladım. İlk önce Ece Ayhan’la başladım çünkü bu bir ritüeldi, her türlü şiir okumalarım Ece Ayhan ile başlamalıydı. Ayhan ile tanışsaydım, acaba nasıl bir tanışma geçerdi aramızda? Çocukluğumdan beri böylesi abuk soruları seviyorum. Bir tür teselli mekanizmasına dokunuyorum galiba ve bir yerlerden kendimi avutuyorum. Eğer okuduğum çizgi romanlardaki gibi süper güçlere sahip olsaydım, neler yapardım diye saatlerce kafa patlattığımı hatırlıyorum. Galiba Ayhan’la karşılaşmam da herotik bir etkiyi gereksinirdi ve etrafımızda kimi naif fakat tehlikeli ışıklar patlardı. Neon patlamaları hayal ederek rasgele bir sayfa açtım ve ‘Sevgili Uğursuzluk’a çarptım. Kendimi şansız hissettiğim bir dönemim içerisindeydim, yani ellerim yine beni bana sunmuştu. Ece Ayhan’dan bir şiir okudum ve sonra hemen Ayhan’ın yanında konumladığım yaşayan en büyük şair Lale Müldür’e geçtim. Lale’nin şiiri benim için bir tür kırılmaydı. Lale’yle tanışıp arkadaş olunca bu kırılma büyülü bir yeniden yapılanmayı getirdi ve ben şiire dair çok gizli bir sırrı keşfetmişim gibi karşımda duran bu büyük şairin büyüsüne kapıldım. Lale ile bir röportaj vesilesiyle yan yana gelmiştik. O ilk günden sonra, koşarak eve dönüp bir şiir yazdığımı hatırlıyorum. Lale Müldür olmasaydı, yazdığım şiir hızlanamazdı. Neyse, Anemon’u dikkatlice önüme koydum ve kapalı gözlerle bir sayfa açtım. Şairler Artık Hep Mitos, Dağıl, Toz. Son günlerde defalarca tekrarladığım bir şiir bu ve bence çok önemli. Şiirin başlığında bile seçilebilecek farklı ritim, bana kalırsa, modern Türkiye şiiri içerisinde apayrı bir rahatlığı işaretliyor. Fakat şiirin yalnızca ritimden oluştuğu asla söylenemez. Şiir, anlamsal olarak da farklı bir derinliğe uzanıyor. Şairlerin bilindik hırslarına dair yapılan eleştiri, şiirin gizli öznesine bir tür yenilenme çağrısı olarak aktarılıyor. ‘yok et, yok et kendini / ki şiir bir kez daha doğsun külünden’ dizeleri, bireysel yorumumla, Lale’nin üzerimde bıraktığı etkiyi hatırlatıyor ya da kendimi bütünleme yolunda şiirin müdahalelerini. Lale’ye bir selam yollayıp sırasıyla Rimbaud, Eliot, Ted Hughes, Simon Armigate, Réne Char ve Ahmet Güntan’dan birer şiir okudum. Özellikle Ted Hughes’ın ‘Do No Pick Up The Telephone’ şiiri çok hoşuma gitti. Şu anda elimde bulunan Ted Hughes seçmesi, Simon Armigate tarafından edite edilmiş. Yurtdışında uyuşumlu şairlerin hazırladığı bu tür seçkileri önemli buluyorum. Bir şairin etki alanını mimlemesi açısından önemli ve farklı bir bakış açısıyla hazırlanmış kitaplar, seçkiyi hazırlayan şairler açısından da oldukça iyi bir izlek. Bizde de benzerleri yapılabilir. Mesela, Lale Müldür’ün hazırlayacağı bir Ece Ayhan seçmesi ya da Ahmet Güntan’ın hazırlayacağı bir Turgut Uyar seçmesi faydalı olabilir. Ben böylesi eşleşmelerin peşindeyken, sevmediğim bir arkadaşım arıyor ve Ted Hughes’ın öğüdüne uyup telefonu açmıyorum. Yine de, kolay dağılabilir bir formaydım ve toparlanmam için okumalara geri dönmem gerekiyordu. Imogen Heap’i defalarca dinledikten sonra, the Horrors’un son albümüne geçtim ve the Horrors’la en alakasız gidecek mükemmel şiiri aramaya başladım. Çok geçmeden, aslında öykü yazarken bile şiir yazan Sait Faik’in official şiirlerine takıldım. Sait Faik’in bir şair olarak hakkı yendiğini düşünüyordum her zaman. Gittim, bence kusursuz bir şiir olan ‘Deniz’i açtım ve bu sefer tercihimi şansa bırakmadan İçindekiler’e danıştım. Odaya deforme bir müzik dolmuştu fakat ‘Deniz’in pürlüğü, dış çeperleri kutsayan bir büyü gibi, kendini çevreleyen her türlü etkiyi saflaştırıyordu. Sait Faik’ten sonra başka bir şaire sıçramak istemeyeceğimi bilerek, son şiirin tadını çıkarırcasına, yatağıma uzandım ve müziği değiştirip Suede’in ‘the Big Time’ını açtım. Günün sonuna kadar evden çıkmayacak, bir saat boyunca yatakta uzanacak, iki saat uyuyacak, uyanınca biraz yemek yiyecek, sonra tekrar bir şeyler okuyup yatacaktım. Günün kaderini biliyordum ya da daha doğrusu şiirin son iki dizesinde bulmuştum. ‘Çocuklar güneş doğuyor / Çocuklar güneş batıyor’
http://birgun.net/culture_index.php?news_code=1249989111&year=2009&month=08&day=11
Posted by fırat 1:01 PM 1 yorum
Suicide
The Raveonettes, mevcut müziğe birkaç pırıltı ekleyip büyülü bir etki yaratabiliyor. Bu kabiliyetlerini 'Young and Beautiful' şarkılarında hepimiz deneyimlemiştik. En azından, 'Young and Beautiful'u ilk dinlediğimde hissettiğim garip heyecanı çok iyi hatırlıyorum. -Sonik bir trans anı gibiydi, evet, soniktrans: duyumsal kargaşa.- Shoegaze ya da etrafında ne varsa ona yakın duran grubun karizması ise, 1500. Suicide ve the Velvet Underground hayranlıkları, müzik yeteneklerinin önüne geçecek kadar büyük bir katkı sunuyor onlara çünkü yarattıkları çağrışımlar, kendi somutluklarını belirliyor. İçine düştükleri özgün yanılsama alanı sayesinde, ayrıştırılması zor bir forma ulaşıyorlar. Yasallıkları da, tüm bu simülasyonun içinde bile güzel şarkılar yaratabilmelerinden geliyor. Yeni albümlerinden ilk örnek 'Suicide', bu yasallığı sonuna kadar kullanıyor.
The Raveonettes - Suicide
The Raveonettes - Young and Beautiful
Posted by fırat 12:17 PM 0 yorum
Bunlarla Uğraşıyordum / Yoktum / Döndüm
Cinsellikte diğerleri, her zaman bir süreklilik olasılığını beraberinde getirir, diğerleri her zaman bir tehlikedir ve bireysel ayrıklığın dikişsiz giysisini her zaman lekelerler. Hayvansal yaşamın zorlukları içinde diğerleri sahne dışında yer alırlar. Bunlar boş şekiller oluştururlar ama cinsel etkinlikte bu şekillerde kritik değişmeler olur. Bu sırada diğeri olumlu olarak değil, çoğalmanın tedirgin edici şiddetine bağlı bir olumsuzlukla ortaya çıkar. Her varlık, diğerinin kendisi için oluşturduğu olumsuzluğa katkıda bulunur. Yakınlaşmada etkin olan benzerlikten çok diğerinin çoğalma yeterliliğidir. Birinin şiddeti diğerininkine neden olur. İki taraf için de, kendi dışına (bireysel ayrıklığın dışına) çıkmaya zorlayan içsel bir devinim söz konusudur. Karşılaşma, cinsel çoğalmanın itici gücüyle, dişide yavaş olarak, erkekte çok daha şiddetli olarak, varlıkların dışına çıkmak zorunda kalan iki varlık arasında oluşur. Birleşme anında, hayvansal çift, zamanlanmış bir süreklilik akımıyla yaklaşan ve birleşen iki ayrık varlıktan oluşmamaktadır: gerçek anlamda bir bütünleşmekten bahsetmek zordur. Şiddetin egemenliği altında, cinsel birleşmenin düzenlediği reflekslerle bağlanan iki birey, kendilerini varlıklarının dışına atan bir bunalım durumunu paylaşırlar. İki varlık aynı zamanda sürekliliğe açılmıştır. Ama belirsiz bilinçlerde hiçbir iz kalmaz: bunalımdan sonra, her iki varlığın ayrıklığı dokunulmazdır. Bu bunalım, bunalımların hem en şiddetlisi ve hem de en anlamsızıdır. Georges Bataille / Erotizm / Sayfa 112
//
Bugün hem tüketiciyi hem de talebi üretmek gerekmektedir. Bunu yapabilmek ise malı üretmekten çok daha pahalıya mal olmaktadır (toplumsallık büyük ölçüde şu 1929 talep kriziyle birlikte doğmuştur. Talep üretimi büyük ölçüde toplumsalın üretimini de kapsamaktadır). Bu yüzden iktidar uzun bir süre politik, ideolojik, kültürel ve seksüel anlam üretmiştir. Onu talep izlemiş ve sonunda arzu emerek aşıp geçmiştir. Böylelikle anlam giderek azalmış ve bütün devrimciler giderek daha çok anlam üretmeyi amaç edinmişlerdir.Bugün artık her şey değişmiştir. Bundan böyle anlam bunalımı yoktur. Çünkü her yerde giderek daha çok anlam üretilmektedir, yetersiz kalan artık taleptir. Sistemin asıl sorunu da bu anlam talebi üretiminidir. Talep, anlam arzusu ve anlama minimal düzeyde katılma olmazsa iktidar boş bir hayal ya da anlamsız bir perspektif olmaktan öteye gidemeyecektir. İşte burada da talep üretimi anlam üretiminden çok daha pahalıya mal olmaktadır. Sonuna kadar gidildiğindeyse bunun olanaksız bir şey olduğu görülecektir. Çünkü sistem bütün enerjilerini bir araya getirebilse bile bu işi başaramayacaktır. Çünkü mal ve hizmet talebi her zaman için yapay bir şekilde üretilebilir. Jean Baudrillard / Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu / Sayfa 23
Posted by fırat 12:14 PM 0 yorum
Kara Parçaları 6 / 04 Ağustos Salı / BirGün
04 Ağustos, 2009
Bir şairin ya da yazarın sahip olduğu duyarlılık, mekânsal bağlamda ne gibi ilişkilerle anlamlandırılabilir? Mesela, Arthur Rimbaud’nun Paris komününe karşı duyduğu hayal kırıklığını dikkate almayarak, Rimbaud şiirini okuyabilir miyiz? Mekân ile yaratıcının arasındaki ortakyaşarlığa vurgu yapmak için pek çok örnek verilebilir. Asıl önemli olan ise bu tür örneklemelerden çok, temelde yatan keşfetme/keşfedilme olgusudur. Mekânın statikliği çeşitli kurgulamalarla canlandıkça, kurgulayıcının da kendini konumlaması kolaylaşır ve sonuç olarak, görünürlüğü arttırmayı amaçlayan bir bütünleşme yaşanır. Ece Ayhan imgesinin aklımıza getirdiği karanlık sokaklar, Ece Ayhan şiirinin varoluş alanıdır. Beat Şairleri, şiir kuramlarının iskeletini Amerika üzerinde yükseltmiştir. Sait Faik’i bir tür İstanbul öyküsü olarak okumak gerekir…
Jale Sancak’ta böylesi bir beraberlikle parıldayan bir öykücü. Doksanların başından beri ardı ardına çıkardığı kitaplarda hep İstanbul’u anlamaya çalışan Sancak için, Sait Faik’in kız kardeşlerinden biri denebilir. Bu kardeşlikte Harika Sevim Burak da vardır ve Burak, dünyevi koordinatlarını yitirmiş bir kadın olarak şehrin sisine karışır. Sancak ise, her öyküsünde, sert adımlarla İstanbul sokaklarını çiğniyor gibidir. Tabii, hızlı tempo, çabuk yorar.Jale Sancak’ın son kitabı ‘Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar’, bu temponun heyecanıyla bir çırpıda okunabilir. Kitabın bitmesiyle hissedilen yorgunluk, yadırganmamalıdır. Sonuçta, İstanbul’un kalabalığı içerisinde sıyrılabilmek, yüksek bir enerji ister.
‘Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar’, gereken enerjiyi kendi sisteminde üretebilen bir yaratıcılıkla örülmüş. İstanbul’un en bilindik semtlerinden isimlerini alan öyküler, başlığı taşıyan semte ait somut bir izlekle açılıyor. Semtin tanımlanmasına kolaylık sağlayan örnekler, kimi zaman bir duvar afişinden seçilirken, kimi zaman parti afişleri aktarılıyor. Sancak’ın kitabını şehre dair organik dokularla bütünlemesi, ‘Tanrı Kent ve Yitik Şarkılar’ın gerçekliğini arttırıyor.Gerçeklik sınavının ardından, dile karşı verilmesi gereken sınav başlıyor. Şiirsel bir üslubun peşine düşen Sancak, çoğunlukla arayışının karşılığını bulurken, arada sırada çıkışsızlığa da sürüklenebiliyor. İstanbul öykülerindeki doğal drama, Sancak’ın lirik yazımıyla birlikte fazla gelip, okuyanı boğabiliyor. Yine de, sırf bu yorgunluk bile, kitabın temasıyla birlikte düşünüldüğünde, belli bir mesajı göz önüne getiriyor.‘Tanrı Kent’ başlığı, bir ilahi anlatımı zorunlu kılarken, ‘Yitik Şarkılar’la belirtilmek istenen hüzün, Sancak’ın lirizmiyle çarpışıyor. Tanrılı bir kentin anlatılması, çarpışmanın şiddetini arttırıyor çünkü Tanrı vurgusu, kaderlerimize terk edildiğimizi tekrar hatırlatıyor. Yapıp etmelerin sorumluluğunu istemsizce üstlenen karakterlerin gündeliği, bu kabullenişle derinleşiyor.
Her şeye rağmen, kitabın tüm olumlu özelliklerinin karşısına, yine kitabın kendisi geçiyor. Kitaba yakışacak yenilikçi dilin tam olarak belirginleşmemesi, mevcut dilin değerini sorgulamamıza yol açıyor. Bir başka sorgu ise, mekâna yapılan yüklemeyi hesaplamaya çalışmamızla birlikte gelişiyor. Keşfetme/keşfedilme olgusunun ötesi düşünüldüğünde, Jale Sancak’ı İstanbul’dan ayrı konumlamamız gerekiyor. Bu alan değişiminin gerçekleşmesi halinde kimden ne kadar kalacağı, asıl soruyu işaret ediyor.
http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1249385756&year=2009&month=08&day=04
Posted by fırat 1:53 PM 0 yorum


