Site Network: Ana Sayfa | Last Fm | About



Kara Parçaları 3 / 14 Temmuz Salı / BirGün

Kara Parçaları 3

a) Antoni Casas Ros / Almodovar Teoremi

Oto-kurgu adıyla tanımlanan yeni yazınsal deneyim, otobiyografi ile roman arasında gelişen bir dinamizmle şekilleniyor ve bu şekillenme, son yılların en büyük edebi açılımı olarak hızla alanını genişletiyor. Yazarın hayata dair anlatısını hayallerle birlikte eritmesi, soğumanın ardından, iç içe geçmiş gerçeklikler sunuyor. Ne var ki, kimi zaman soğuma evresinin üzerinde pek durulmuyor, sonuç niyetine bize sunulan da dağınık bir deney olarak kendi değerinden uzaklaşıyor.

Etnik kökleri biraz karışık sayılabilecek Antoni Casas Ros’un ilk romanı ‘Almodovar Teoremi’, oto-kurgu tanımlamasıyla müthiş bir uyum içerisinde. Sahip olduğu İspanyol – İtalyan kanına rağmen Fransa’da büyüyerek ergenlik kültürü içerisinde fazlaca etkileşimi aktif kılmış yazarın kimliksizleşmeye doğru giden bir öyküsü var. Mezuniyet kutlamasının ardından yaşanan bir araba kazasını anlatarak başlayan kitap, Ros’un esas öyküsünü aktarmak konusunda hızlı davranıyor. Aniden önlerine çıkan bir geyik yüzünden direksiyon kontrolünü kaybeden yazar ve o sırada araçta bulunan kız arkadaşı, sertçe bir ağaca çarpıyor ve çarpmanın etkisiyle genç kız kaza yerinde ölürken, yazar yüzünün büyük bir kısmını yitiriyor. Bu yoğun deformasyonun etkisiyle tek başına seyahat edip süreklilik talep eden her türlü insan iletişiminden kendisini soyutlayan yazar, internet üzerinden matematik dersleri vererek yeni hayatı için gereken olanakları sağlamaya çalışıyor. Denenen onca operasyon, kazanın etkilerini azaltıp zamanı geriye sarmaya yarayacakken, yazarın kendine olan inancı başka bir bağlılıkla bütünleşiyor ve yazar, bakışımın unutulduğu dünyasından bir kitap oluşturarak çirkinliği anlamlandırmayı seçiyor. İşte tam bu noktada ünlü yönetmen Pedro Almodovar beliriyor ve ‘Almodovar Teoremi’ otobiyografik formu aşarak paralel doğruların çakıştığı bir düzleme sıçrıyor. Bir tür ‘Deus Ex Machina’ formundan konumlanan Almodovar, olayın senaryo akışı içinde beklenmedik bir yerde aniden ortaya çıkıyor. Yazarın yaşadığı karanlık hayattan kurtulmak için seçtiği yapay bir tanrı gibi gördüğü Almodovar, estetik arayışların nedeni ve onaylayıcısıdır. Yazar, hayal ile gerçek arasındaki analitik ayrımı geçmişten gelen matematik yatkınlığıyla çözümlemeye çalışırken, önüne çıkan denklemlerle başka gerçekliklere batar. Almodovar’ın yeni filmine esin kaynağı olduğunu düşünürken arzuladığı görünürlük, evrensel kabullenişle özgürleşmekten başka bir şey değildir. Kazanın ardından tamamen dondurduğu cinsel hayatı ise, bu evrenselleşmenin büyük bir adımı olarak tekrar yoğunlaşıyor. Almodovar filmlerinden fırlamış gibi duran travesti Lisa, Ros’un bedensel endişelerini tamir edecek hoş görüsüyle bir tür bütünleşmeyi simgeliyor. Bana kalırsa, kitabın en can alıcı noktaları, Lisa’nın varlığında keşfedilebiliyor. Bir travesti olarak normal estetik kalıplarının dışında duran Lisa, yazarın deforme yüzünü eleştirmeyerek yeni algının savunuculuğunu üstleniyor. Kazaya neden olan geyiğin tekrar ortaya çıkmasıysa, gerçek ile kurgunun tamamen birbiri içine geçtiğini kanıtlayarak şiirsel bir üslubun hâkimiyetini kutsuyor.

Yalnız konusuyla değil, konuyu ele alış tarzında kullanılan yardımcı öğelerin seçkinliğiyle de çok katmanlı bir roman ‘Almodovar Teoremi’. Yazarın yüzündeki asimetriyle benzeşen modern sanat eserleri, matematiğin bitimsizliği, sinema dilinde kameranın incitilemeyen netliği v.b. pek çok ayrıntı, gerçeklik değerlerinin döngüsel dönüşümünde gerekli görevleri sırasıyla üstleniyor. Bu sarsıcı kitabın tek sorunu ise, yapı iskeletinden kaynaklanıyor. Kitabın kazandığı haklı ün sonrasında kimliğini açıklamayı reddeden Antoni Casas Ros’un oto-kurgu alanında belirlenmiş bir strateji doğrultusunda hareket edebileceği endişesi, kitabın gerilimini arttıran bir unsur olarak görülebileceği gibi, gerçekliğe sıkıca bağlı okurlar için tedirginlik yaratabiliyor. Hoş, gerçekliğin sürekli eskidiği zamanımızda böylesi bir tedirginliği hissetmek bile, başka bir kanalda olsa da, yine başka bir samimiyet duvarına çarpmakla eşdeğer etkiyi tetikliyor.

http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1247571275&year=2009&month=07&day=14

Posted by fırat 12:01 PM 0 yorum  



Tomas

http://www.dazedgroup.com/ArtsAndCulture/article/4040/1/Tomas_Poster_Boy_for_the_Credit_Crunch

Posted by fırat 6:52 PM 0 yorum  



Youth

G. Willow Wilson: What is your take on Rimbaud Syndrome–that feeling that all the deeply personal and artistically ground-breaking work one ever creates is a by-product of youth, and that once it is used up there’s no going back?

Peter Milligan: I certainly think that this is a common feeling. And I think that a lot of our present culture is built around that notion. I myself remember being miserable at 19, being aware that Rimbaud pretty much chucked the whole thing in around that age. In truth I think that youth produces a certain kind of take on life, a certain fire that you probably never quite regain, but as the first flush of youth passes experience brings other qualities (though not necessarily). This is of course a gross generalization. Sometimes that youthful fire doesn’t produce anything deeply personal or anything groundbreaking – it just burns down a lot of houses and is incredibly conservative, desperate to be part of the herd. As the Germans say: Jugend Hat Keine Tugend. Youth has no virtue. Which is probably a bit harsh, but that’s the Germans for you.

Posted by fırat 10:27 AM 0 yorum  



Queer's Buttler

A. Güngören'e hazırladığım bir raporun bir kısmı:

Çoğu yönüyle Queer Teori, cinsiyeti çözümlemeye uğraşır. Bu uğraşı ele alış tarzıyla, cinsiyet politikalarını da eleştiriye tabii tutması kaçınılmazdır. Kimlik politikalarının şiddeti, queer teorinin en büyük savaşım alanını işaret eder. Tabii, sivriliği kendini de ıssızlaştıran bir tehlike içermektedir. Öyle ki, queer teorinin ret söylevleri feminizm gibi heteroseksüel monarşiye karşı geliştirilen politikalarla bile zıtlaşabilmektedir. İşte tam bu kırılma noktasında, Judith Butler kendi teorisini yükseltmiştir. 1956 doğumlu Butler, postyapısalcı düşünür sıfatıyla ünlendiğinde, Yale Üniversitesi’nde hazırladığı felsefe doktorası “Arzu Özneleri: Yirminci Yüzyıl Fransa'sında Hegelci Yansımalar” adıyla yeni yayınlanmıştı. Fakat Judith Butler’ın bir queer madonnası konumuna sıçraması, 1990 yılında yayınladığı “Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity” kitabıyla gerçekleşti.

Butler’ın “Cinsiyet Belası” feminist teoriye bir saldırıyla başlar; Butler’a göre “kadın” ve “kadınlar” yüklü kategorilerdir ve cinsiyet, kültür gibi kimlik tanımlamalarıyla tamamlanmaktadır. Bu terimlerin küreselleşmesi, ataerkil söylemin küresel düzeniyle bir paralellik kuracak kadar ciddileşebilir. Butler’ın amacı, feminist teoride çok yaygın olan heteroseksüel varsayımı eleştirmektir. Feminizmin kendi içerisindeki demokrasi dinamiği, feminizm dışındaki alanlarda aynı etkiyi gösterememekte, hatta kimi zaman homofobik söylemlere bulaşmaktadır. Kadın anlamının temeli olarak ‘kadın bedeninin maddiliği’ni ve ‘cinsiyetin maddiliği’ni öne süren iddialara karşı Butler, yine böyle ifadelerin kullanılmasının doğuracağı politik sonuçlar üzerinde durur. Örneğin, bazı lezbiyenlerin “butch” tavırları, zorunlu erkek statüsüne giden bir yoldur. Butler, sunduğu paradokslardan sonra meseleyi daha da derinleştirir ve toplumsal cinsiyet ile cinsellik arasındaki analitik ayrımı hesaplamaya çalışır. Toplumsal cinsiyet, kısaca, sosyal yönden kadın ve erkeğe verilen roller, sorumluluklar olarak tanımlanır. İlkel anlam zamanla genişlemiş, cinsiyet tanımlamalarını bütünleyen ana etken olarak “kadın” veya “erkek” biyolojik formundan ötesini işaret etmiştir. “Gender”ın “sex”ten farkı, toplumsal cinsiyetin tanımını netleştirir. Judith Butler, her iki tanımında üzerinde bir muğlâklık aramaktadır. Toplumsal cinsiyetin maddi yapılanmalarının performatif anlamda pratik sorunlar taşıdığı ve toplumsal cinsiyet göstergelerinin aslında zayıf birer kabul olduğunu ileri sürmektedir. Butler, cesur bir reddedişle bedenin önemine dair vurguyu yeni baştan düzenlemeyi dener. Maddeyi dışarıda bıraktığını ima eden bir soruya verdiği cevap şudur: “Bedenin ısrarlı bir maddiliği vardır, fakat kendisini ortaya çıktığı kültürel telaffuzun dışında asla bilinir veya okunur hale getiremez. Bu, kültürün bedenin maddiliğini ürettiği anlamına gelmez. Bu sadece bedenin daima bize ve başkalarına bir şekilde verildiği anlamına gelir… Sonuç şu tabii; doğal toplumsal cinsiyeti tanımlayan bu tür özellikleri göstermeyen toplumsal cinsiyetler netice olarak patolojik, sapkın veya gayrı tabii olarak ele alınıyor.” Kısacası Cinsiyet Belası, toplumsal cinsiyeti tanımlayan özellikleri göstermeyen toplumsal cinsiyetlerin feminizm gibi beden kodlarına yüklenen politikalarca zan altına alındığını belirterek açılır.

Cinsiyet Belası’nda Butler, cinsiyetin ne ölçüde ‘doğal’ olduğunu sorgulayarak cinsiyetin performatif yapısına dair kışkırtıcı savını ilk kez ortaya koyar. Performatifliğin ritüele dönüşümü, heteroseksüel toplumun yarattığı cinsiyet kalıplarıyla gizli bir birlik içerisindedir. Judith Butler, Michel Foucault okumalarından oldukça etkilendiğini hep söyler. Gerçekten de, Michel Foucault'nun sistem yorumunu iyi kavramış ve kendi meselesine uyarlayabilmiştir. Zorunlu heteroseksüelliği ve toplumsal cinsiyetin temel sorunları iktidar-söylem rejimleri olarak açıklamaktadır. Michel Foucault'nun bayıldığım yorumunu, iktidar sistemlerinin sonrasında teslim ettikleri özneleri ürettiklerini bize hatırlatır bize Butler’ın bu görüşü. Butler, tümevarımsal bir yöntemle, Michel Foucault yorumuna bir de dil düzeyini ekler. Dişi ile cinseli örtüştüren dilin yapılanması, temsil edilen tek cinsiyetin “dişil” olmasına olanak sağlayacak hukuki köklerden gelmektedir çünkü hukuki tanımlamalar, özneleri dışarıda bırakan genellemelerle oluşturulmuştur. Çeşitli iktidar rejimlerini kurgulayan dilin tetikleyenleri, bu dili kendilerine uygun gördükleri “kimlikleri” meşrulaştırmaya çalışan bireyler tarafından harekete geçirilmektedir. Kitabı başlatan “feminizm” eleştirisine geri dönersek, Judith Butler şunları söylemektedir; “Dolayısıyla feminist özne, kurtuluşu kolaylaştıracağı düşünülen siyasi sistemin ta kendisi tarafından söylemsel olarak kurulmuştur. Durum buyken “kadınlar”ın kurtuluşu için eleştirmeksizin böyle bir sisteme başvurmak düpedüz kendi kendini baltalamak olacaktır.” Bir başka güçlü eleştiri; “Feminist eleştiri kadınlar kategorisinin, feminizmin öznesinin, onu kurtuluşa götüreceği varsayılan iktidar yapılarının ta kendileri tarafından nasıl üretilip kısıtlandığını da kavramak zorundadır.” Michel Foucault etkisinin yoğun hissedildiği bu eleştiriler, bedensel kalıplarla sistemin kalıplarının benzerliğini yüzümüze çarparken, dil düzeyinde sorunları da mimler. “Eğer toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel anlamlar bütünüyse, toplumsal cinsiyetin herhangi bir cinsiyetten tek bir şekilde kaynaklandığı söylenemez.” Butler’ın dilediği gibi kuramsallaşan toplumsal cinsiyette ise erkek ve eril, erkek bedeni imlediği gibi dişi bedeni de imleyebilir ve de tam tersi. Tabii Butler bu kuramsallaşmanın ne kadar sancılı olacağının farkındadır ve kitabının devamında toplumsal cinsiyetin dayattığı baskın özne ayrımlarını sorgular. Bu sorgu, bizi yine bedenin maddiliğine götürür. Beden tartışmalarının odağında Simone de Beauvoir vardır bu sefer. Simone de Beauvoir’un “Second Sex” eserindeki kadın konumlaması, yani kadın olunma süreci, bir tür bedenin söylemsel olarak inşa edilmesidir. “Beauvoir açıkça, dişi bedenin maşist söylem içinde işaretlenmiş olduğunu, buna karşılık evrensel olanla çakışan eril bedenin işaretsiz kaldığını ifade eder.” Butler’ın Simone de Beauvoir okumalarını kimi karşı görüşlerle birlikte ele aldıktan sonra varmak istediği nokta ise, toplumsal cinsiyetin sürekli ertelenen bir bütüncüllüğünün olduğudur ve bu noktada kimlik sorusunun cevabına daha net bir bakışım kazandırmaktır. “Kadın”ın imlediği bedeni saymazsak, kimlik sorusuna nasıl bir cevap vermeliyiz? Butler’ın bu soruya vereceği cevap, kitabın önceki sayfalarında söyledikleriyle aynı kapıya açılmaktadır. Vardığı noktayı birebir aktarıyorum çünkü oldukça net bir sonuca bağlayabilmiş: “Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; o kimlik, tam da kendisinin birer sonucu olduğu söylenen ‘dışavurumlar’, ‘ifadeler’ tarafından performatif olarak üretilir.”

Cinsiyet Belası’nın ikinci bölümü, feminist kuramın bir başka alanını sorgular; ataerkil düşünceyi. Ataerkil söylem öncesi dinamiklerin ve söylemlerin köklerini araştırmaya başlar. Bu nedenle de, cinsiyet olarak sekse geri dönüşteki ensest tabuları feminist algı içerisindeki konumuyla irdelemeyi seçer. Kimi feministler cinsiyet-toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımı açıklamak ve desteklemek için Claude Lévi-Strauss’un postyapısalcı antropoloji yorumlarını sahiplenmişlerdir. Bu sahiplenmenin altında yatan mantık şudur; Claude Lévi-Strauss’a göre doğal veya biyolojik bir dişi vardır, sonradan toplumsal olarak “kadın”a dönüşür. Butler, kültürün doğayı sınırlaştırmasını bir ötekileştirme yorumu olarak okur.

Butler’ın endişesi, cinsiyetli bir doğa tanımının ataerkil toplumu potansiyel kılan bir proje olmasıdır. Lévi-Strauss’un akrabalık ilişkilerini evrensel bir değiş-tokuş düzenine bağlaması, değiş-tokuş nesnesinin kadınlar olarak algılanmasına açılır. Lévi-Strauss yöntemine yapılan eleştiri şöyle devam eder: “Lévi-Strauss Hüzünlü Dönenceler’de, antropoloji insan hayatının analizine daha somut bir kültürel doku kazandırdığı felsefeyi bıraktığını açıklar, ama yine de bu kültürel dokuyu, bütünleştirici bir mantıksal yapıya asimile eder ve böylece analizleri, terk ettiğini iddia ettiği o bağlamından kopuk felsefi yapılara geri dönmüş olur.” Butler’ın amacı, kimlikçi varsayımların evrensel mantıktaki yerini sorgulamaktır. Ayrıca, Lévi-Strauss’un simgesel düzen kavramına dair derin endişeler hissetmektedir. Simgesel düzen tarafından dışlananın, simgesel alanın hegemonik olduğunu teşhir edebilecek güçte olduğunu savunur. Yasak ve düzen ekonomisinin, bu düzenin eleştirel bir meydan okumasına da kaynaklık edebildiğini keşfettiği için ayrıca heyecanlıdır Butler. Ensest kavramını yaygın toplumsal düzen için bir fantezi olarak ele alır bu heyecanla. Lévi-Strauss’un varsaydığı ensest yasağının varolması, yasağın işlediği anlamına gelmemektedir ve toplumsal sınırlar, arzunun yeniden yapılanmasında başarılı bir etki olarak görüldükçe, eril cinsel failliğin doğallaştırılmasına uğraşılacaktır. Yasakla temellendirilen öznenin tek amacı, arzunun yerini değiştirmektir ve değiş-tokuş ilişkisi denilen şey, ancak böylesi bir harekettir. Benim buradan çıkardığım sonuç ise, Butler’ın başta savunduğu reddi tarihsel bir perspektifte yeniden kanıtlamaya çalışmasıdır.

Kitabın devamı ise Lacan ve Freud ile daha önce hiç okumadığım bir isimden, Joan Riviere’dan bahsetmekte. Okumalarımdan anladığım kadarıyla da, Riviere’nın kitaptaki varlığı, kimlikler arasındaki maskeleme ile paralellik gösteriyor. Butler, Lacan’ın simgesel düzeyde yapılandırdığı cinsiyetleri, Riviere’nin “maskeleme” kavramıyla bütünleştiriyor ve ortaya toplumsal cinsiyet sorunsalının kendini netleştiremeyecek paradokslar içerdiği fikri atılıyor. Arzu ekonomisinin dişilik kimliğini sahiplenmede ne kadar etkili olduğuna dair eleştiri, Butler’ın fikirlerini temellendirme ve birbiriyle iliştirme konusunda yetenekli olduğunu kanıtlıyor. Butler, mümkün olan tüm cinselliğin “eril bir libidodan” kaynaklandığını tespit etmişti. Bu noktada, kitabın başına yineyeniden dönersek, “kadın” kimliğinin anlamı iyice kuşkulu bir hal alıyor. Lacancı kuram eleştirisi ise, bu kuşkunun ötesinde, eril libidoyu destekleyen simgesel bir muğlâklık olarak anlatılıyor. Peki, bu eril libidonun sahiplenilmesi, nasıl bir psikolojiden kaynaklanır? Freud’un iş görme zamanı gelmiştir. Eril olanı içselleştirme süreci, Freud’un melankoli teorileriyle –ki bu teoriler benim için özellikle değerlidir- birlikte düşünülür. Sonuç olarak, Butler ensest tabusunun yaratıcılığı olan, kabul edilmiş heteroseksüelliği ve yıkıcı homoseksüelliği oluşturan ve hatta düzenleyen kuralı tekrar işaret etmektedir. Bu serüvende ise yaptıkları şöyle özetlenebilir: Lévi-Strauss’un küreselleşen fikirlerini çürüt; Lacancı kuramlarda eril libidoyu tespit et; Riviere’nin dişi tanımındaki çekingenliği analize tabii tut; Freud’un melankoli kavramını etkin bir kavram olarak yücelt.

Kitabın son bölümünü okurken biraz zorlandığımı ifade etmeliyim. “Altüst Edici Bedensel Eylemler” adını taşıyan bölüm, kendi içerisinde dört alt başlığa ayrılırken, bu dört alt başlıkta kompleks okumalarla tamamlanırsa netleşecek donanımı talep ediyor. “Altüst Edici Bedensel Eylemler”, Julia Kristeva’nın anne bedeninin inşasına dair eleştirisi ile açılıyor. Simgesel olanın aynı zamanda “Babanın Yasası” tarafından kapsandığını örtük bir dille kabul eden Kristeva, Lacancı sistemi eleştirir gibi görünse de, aslında Lacan’dan bir farkı yoktur. “Lacan’a göre babaerkil yasa, dilsel imlemin tamamını, yani ‘Simgesel’ terimiyle anılan şeyi yapılandırır ve böylece kültürün evrensel bir örgütleyici ilkesi haline gelir.”Kristeva, kültürel anlamın mümkünlüğünü anne bedeniyle girişilen mücadele ile sağlanacağını düşünen Lacan’a karşı görünse de, eleştirdiği teorilerin yerine yenisini koyduğunda, biraz ütopik bir heyecanla, dayatmaların ve tekrarın etkisini göz ardı etmektedir. Kristeva’nın uyandırdığı şüphe, babaerkil sistemin kendisini yeniden yapılandırmasına olanak verecek eksikliklerdir. Kristeva, dışarıda kalmayı önerir. Butler’a göreyse, yasayı altüst etmek mümkünse, ancak yasanın içinden, yani yasa kendine karşı gelerek permütasyonlar ürettiğinde ortaya çıkan imkânlar üzerinden mümkündür. Kültürel olarak inşa edilmiş bedenin özgürlüğünün yegâne yolu budur, ama özgürleşme köklere ve köklerin reddine ya da geçmiş hazlara göre değil, kültürel imkânların açık geleceğine kavuşması anlamına gelmelidir.

Kristeva’yı eleştirirken Foucault’dan destek alan Butler, Foucault’nun eserlerini yakından incelediğinde cinsel farklılıklar konusunda kayıtsız kalındığını fark eder. Foucault’nun soykütük eleştirisindeki kimi boşluklar, bir on dokuzuncu yüzyıl Fransız hermafroditi olan Herculine Barbin’in günlükleri için yazdığı önsöz üzerinde iyice netleşmektedir. Foucault’nun tek anlamlılığa indirgediği cinsellik, bir yandan toplumsal cinsiyet sınırlarının kaldırılmasında önemli bir kavrayış sağlarken, bir yandan da Herculine’nin yasa “dışı”nda yasayı nasıl maddeleştirdiğini çift değerli bir mesele olarak algılamada sorunlar yaratır. Foucault’a dair yeni yorumları takiben, Monique Wittig’in lezbiyenlik kodlarındaki çift değerlilik de sorguya tutulur. Wittig’e göre bedenin dilsel düzeyde açılımları, yine bedenin biyolojik kökenleriyle algılanabilmektedir ve edebi metinlerdeki kimlik krizi, bu algılamadan kaynaklanmaktadır. Örneğin, Wittig homoseksüellikle heteroseksüellik arasında kökten bir ayrım yapmaktadır. Wittig’e göre eşcinsel olmak, gerçek’i inşa eden söz dizimine karşı koymak demektir. Wittig’in lezbiyenliğe dair çift anlamlılığı bu noktada hareketlenir: Lezbiyenler heteroseksüeli gerektireceklerdir. Wittig’in sunduğu lezbiyen strateji, Butler’ın “her strateji amacından sapar” sözünü hatırlatarak, heteroseksüelliği tüm eziciliğiyle pekiştirmektedir çünkü öncelikle lezbiyenler, heteroseksüel düzeni yeniden yapılandıran imleme olanaklarından tamamen uzaklaşarak, heteroseksüel düzenin “ötekisi” olarak dışlanacaklardır.

Kitabın son metni, toplumsal cinsiyetleri kökten ve inanılmaz kılabilmek adına birkaç öneri ve örnekte bulunur. Toplumsal cinsiyetin performatif oluşu, aslında altüst edimi için bir fırsat sayılabilir. Benim bir çizgi roman karakterinden (Lord Fanny) örneklediğim performatif açılım, Butler’ın genelleyici perspektifinde bireyin niteliklerini fiilen ortaya koyması anlamına gelir. Butler, performatif gerçekliğin, bir edimin ya da niteliğin ölçütü olabilecek bir kimliğin olamayacağı anlamını taşıdığı açıkça belirterek savlarını bitirir. Kitabın “Sonuç” diye ayrılan son sayfaları, kimliksiz bir politikanın olasılıklarına değinerek kitabı amacı doğrultusunda tamamlar.

Sonuç olarak, Judith Butler postmodern/postyapısalcı düzlemde kimliğin oluş halini koruması konusunda önemli bir çalışmaya imza atmıştır. Bedene yaklaşırken duyduğu kuşkuyu Hegel’ci bir töz savunmasıyla atlatmaya çalışması ya da çok fazla kompleks okuma talep etmesi, Cinsiyet Belası’nın zayıf yönleri sayılabilir. Bedensizleştirilmiş bir biçimde gerçekleştirilen performatif tavır ise, Butler'ın en büyük iddiası olduğu gibi, eksikler içerir. Bana kalırsa yapılması gereken, performatif tavrın bir basamak olarak kullanılması ve kendisini yok edebilmesine olanak tanıyacak içsellikle donatılmasıdır. Bir tür akıl-beden paralelliğinin dahi ortak noktaları bulunması gerekir ki zamanı gelince bu paralellik çeşitli çatışmalarla “öteki”leri kapsayabilen hacme ulaşabilsin. Aynı zamanda, bu performatif yansımaya yapılan yükleme, kimi zaman sabit ve liberal bir tutum olarak da görünebilir. Foucault gibi bedenin sadece iktidar ilişkileri bağlamında, söylem içinde anlam kazandığını vurgulaması önemli belki, fakat Foucault’u özneyi var eden iktidara karşı muhalif tutum sergilememekle eleştirirken, Foucault'nun deneyime bakışını yeterince iyi çalışamamış. Judith Butler, queer teoriyi kızıştırması bakımından değerli bir yazar fakat Cinsiyet Belası çığır açıcılığını diğer postmodernist eserlerin karmaşık etkisinden alıyor ve bir süre sonra kendi serüvenini baltalayacak kadar yorucu bir hareketi zorunlu kılıyor. Yine de, toplumsal cinsiyetin iktidar ilişkilerini derinlikli kavramak için kesinlikle okunması gereken bir eser ve çok doğru saptamalarla post-aids sonrası liberal cinsiyet politikalarına karşı sert bir saldırı içeriyor. Tabii, bu saldırının kendi hiyerarşisini kurup kurmayacağını zaman gösterecek. Şimdiden paradoksal bir tehlike içerdiğini kabul etmek gerekir.

Posted by fırat 1:44 AM 0 yorum  



İşin Elif'i



Bu aralar klasik rapor yazımı üzerinde yeni bir edebiyat formu denemeleri yapıyorum. En azından, bu raporları okuyan Ahmet Güngören böyle söylüyor. Aşağıdaki metinde Ahmet Güngören'le hazırladığımız ortak çalışmalar için yazılmış bir raporun 8-10 kat küçültülmüş bir detayı. Gündemde olduğu için koyuyorum. Yoksa her raporu blogumda yayınlamaya izin çıkmıyor.

Onur Haftası Raporu'ndan---

O da, benim gibi, Elif Şafak’ın yarattığı projelerden rahatsız oluyordu. Ayrıca, Elif Şafak’ın LGBT üzerine konuşabilme olasılığı bize düşük geliyordu ve haksız olup olmadığımızı öğrenmek için can atıyorduk. Sigaralarımızı içip hemen salona geçtik ve salonun biraz daha dolduğunu fark ettik. Konuşma, beklediğimden daha erken başladı. Kısa bir tanışma faslıyla paneli açan Elif Şafak, ötekileşme kavramı üzerinden ilerlemeyi seçti ve bence bir güzel göz boyadı. Tabii, yaratılan tüm büyüye rağmen ‘evet, doğru söylüyorsun’ diyenler bile yavaş yavaş çözülmeye başlayacaktı. Çözülmek diyorum, çünkü Elif Şafak’ın sakinliği hipnotik bir etkiyle izleyicisini paralize ediyordu. Bu paralize olma hali içerisinde Elif Şafak’ın ne dediğini tam olarak anlamayan dinleyiciler, soru sorma sırası geldiğinde, yazarın kontrolünde olduklarını açıkça belli ederek, apayrı yerlerden gereksiz sorular sormaya başladılar. Kimi medyatik isimler LGBT arenanın ekstrem değerleri ile birlikte anılarak farklı bir reklam kanalına karışmayı seviyor fakat sentetik ilgilerine zorlama bir empatiyi bile sığdıramıyorlar. Elif Şafak’ın LGBT savunucu olarak yer alması gereken konuşma, aslında tamamen normalize etme kodları taşıyordu ve bir süre sonra, konuştuğumuz konunun aslında konuşmacı olduğunu farkettik. Örneğin, ötekileşme vurgusu altında yatan iktidara ulaşma dürtüsü, Elif Şafak'ın ideolojik trendleriyle paralellik gösteriyordu ve konuşma boyunca sürekli aktifti. Ayrıca, konuşmacı kadar, dinleyenlerin de başarısız olduklarını söylemeliyim. Mesela ben, Mevlana’nın eşcinselliğiyle ya da ben vurgusunun ötekileşme sonrasında muhafazasıyla ilgili* soru sorduğumda, salonun ilgisini çekeceğini düşünmüştüm. Düşünmüştük. Tersi oldu. İlgi çeken konu, yine iktidardı. Uzun uzadıya AKP tartışıldı. Ötekileşme vurgusu, bir öteki tebaası içerisinde kendinin parodisi haline geldi.

*Ben vurgusuna dair soruma şöyle bir cevap verildi: Ben erir. Ertesi gün üzerinde Meltdown yazan bir t-short giydim ve her yerde Elif Şafak'a ait izlerle çarpıştım. Tasavvuf bana oyununu oynamıştı. Oynamış mıydı? Hakikatın bu kısmıyla ilgilenmiyorum. Daha alfabenin elif'inde olanlar beni sıkıyor.

Posted by fırat 2:06 AM 1 yorum  



Kara Parçaları 2 / 7 Temmuz Salı / BirGün

Kara Parçaları 2

a) Jean Genet / Cenaze Merasimi

Arthur Rimbaud’un ‘bütün duyguların sistematik olarak alt üst edilmesi' öğüdünü fazla ciddiye almış biri gibi yaşayan Jean Genet, yalnızca içgüdüsel bir tavırla anlamlandırmaya çalıştığı duygularıyla değil, bedeni ve bedenini kapsayan dünya ile olan iletişiminde de şiirsel bir savrukluğun olanaklarıyla kutsanmıştır. Gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya gelen Genet, annesi tarafından yetimhaneye terk edilmesiyle birlikte, bu savrukluğun ilk evresini mekânsal boyutta deneyimler. Ergenliğe yaklaşırken kamuya karşı bir tepki niteliğini taşıyan asiliği, zamanla kendini tamamlamaya yönelik yapılan yolculuğun taşıdığı uçlarla bir üst sınıra yerleşir. Bu yeni gerçekliği işlediği ufak suçlar sonucu kapatıldığı hapishanede yazdığı romanlara taşıyan Genet, Jean P. Sartre ve Jean Cocteau önderliğinde başlatılan imza kampanyasıyla hapishaneden çıktığındaysa, evrensel kelimesi genelleyici çağrışımlarını yitirip insana dönük bir yarar adına kullanılmaya başlar. Kendisini Kara Panterler v.b. politik hareketlere atayarak yeni bir direniş dönemi başlatır.

Hapishane dönemindeki tümdengelimci ahlak sorguları ile hapishaneden çıktıktan sonraki bütünleştirici politik tavrı arasında bir eser niteliğinde okunabilecek ‘Cenaze Merasimi’, Genet’in üçüncü romanı. Romanın kronolojik konumu oldukça önemli. ‘Gülün Mucizesi’ ile ‘Hırsızın Günlüğü’ arasında yer alan roman, alt-üst ilişkilerinde verimli bir sonucu işaretliyor. Genel bir tutum gibi her Jean Genet eserinin içeriğine karışan oto-biyografi, ‘Cenaze Merasimi’nde sarsılmaz bir netlik kazanıyor. İşgal dönemi Paris’indeki insan ilişkilerine, savaşın etkilerine varoluşçu bir bakış açısıyla yaklaşan romanın karakterlerini yazarın kendisi ve onun çevresindekiler oluşturuyor. İnsan ruhunda saklı kara kayıtsızlık, karşılığını yine insanın duyarlı noktalarında buluyor ve ‘Cenaze Merasimi’ ironi yüklü diliyle genel bir sorgunun peşine düşüyor. Roman da yazarının yaşadığı süreçlerden geçerek kavramsal çizgilerin ötesine geçiyor. Sivas'ta veya Paris'te, toplumsal algı, geri ödeme konusunda ortaya koyduğu çabayı ve kendi yaralarıyla mesafesini gülünç bir şekilde ele veriyor. Sivas Katliamı’nın telafisini Madımak Oteli’ni müzeleştirmekte bulan zihniyet, Paris sokaklarının zıtlıklarıyla birlikte düşünülünce daha da derin bir rahatsızlığı kuşanıyor. Vicdan hesabının asla kapanmayacağının anlaşılması ise gerçek yapıyı açığa çıkarıyor. ‘Bir halkın utandığı suçlar onun gerçek tarihini oluşturur. Aynı şey insan için de geçerlidir.’ diyen Jean Genet, duyusal parçalanmışlığın olanaklarını tarihsel perspektifte evrenselleştiriyor.


b) Gülseli İnal / Toplu Şiirler 1-2

Türkiye'de 80'ler şiirinin içbükey bir yolculuk olduğu söylenir durur. Tamam, yanlış bir yorum değildir fakat bir şeylerin eksikliği hemen hissedilir. 80'ler şiirinin en önemli özelliği, bireyselliğin modernite ile yakaladığı sanılan uyumun aslında çok da uyumlu sayılamayacağını deneyerek öğrenmiş olmasıdır. Toplumcu yorumun kırılmasıyla başlayan dönem, kendi içerisinde yapılandırdığı dinamiğiyle avangardizm sınırlarına yapılan bir yolculuğa benzer ve bu yolculuktan geri dönmek pek kolay gerçekleşmemiştir. Şair öznesinin duyusal dünyaya açılması, büyük kümenin kapatıcılığında sürekli sekteye uğrar. Yine de, çok kültürlü bir anlamın yakalanması, şiir niteliği açısından yepyeni bir ivmeyi harekete geçirir ve Lale Müldür gibi önemli isimlerce bir imza altında toplanmayan ama teorikleşen eğilimleri başarıyla somutlaştırır. Bu somutluğun katkıcılarından biri olarak Gülseli İnal'ın şiirleri toplam dört ciltten oluşan bir seri halinde yayınlanmaya başladı. Böylelikle bir dönemin görünürlüğü açısından önemli bir kazanım elde ediyoruz. Şairin ilk üç kitabını içeren ilk cilt, bu noktada adeta bir anıt niteliği taşıyor.

http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1246962655&year=2009&month=07&day=07

Posted by fırat 1:12 PM 1 yorum  



The Leaden Echo And The Golden Echo


THE LEADEN ECHO

How to kéep—is there ány any, is there none such, nowhere known some, bow or brooch or braid or brace, láce, latch or catch or key to keep
Back beauty, keep it, beauty, beauty, beauty, … from vanishing away?
Ó is there no frowning of these wrinkles, rankéd wrinkles deep,
Dówn? no waving off of these most mournful messengers, still messengers, sad and stealing messengers of grey?
No there ’s none, there ’s none, O no there ’s none,
Nor can you long be, what you now are, called fair,
Do what you may do, what, do what you may,
And wisdom is early to despair:
Be beginning; since, no, nothing can be done
To keep at bay
Age and age’s evils, hoar hair,
Ruck and wrinkle, drooping, dying, death’s worst, winding sheets, tombs and worms and tumbling to decay;
So be beginning, be beginning to despair.
O there ’s none; no no no there ’s none:
Be beginning to despair, to despair,
Despair, despair, despair, despair.


THE GOLDEN ECHO

Spare!
There ís one, yes I have one (Hush there!);
Only not within seeing of the sun,
Not within the singeing of the strong sun,
Tall sun’s tingeing, or treacherous the tainting of the earth’s air,
Somewhere elsewhere there is ah well where! one,
Oné. Yes I can tell such a key, I do know such a place,
Where whatever’s prized and passes of us, everything that ’s fresh and fast flying of us, seems to us sweet of us and swiftly away with, done away with, undone,
Undone, done with, soon done with, and yet dearly and dangerously sweet
Of us, the wimpled-water-dimpled, not-by-morning-matchèd face,
The flower of beauty, fleece of beauty, too too apt to, ah! to fleet,
Never fleets móre, fastened with the tenderest truth
To its own best being and its loveliness of youth: it is an everlastingness of, O it is an all youth!
Come then, your ways and airs and looks, locks, maiden gear, gallantry and gaiety and grace,
Winning ways, airs innocent, maiden manners, sweet looks, loose locks, long locks, lovelocks, gaygear, going gallant, girlgrace—
Resign them, sign them, seal them, send them, motion them with breath,
And with sighs soaring, soaring síghs deliver
Them; beauty-in-the-ghost, deliver it, early now, long before death
Give beauty back, beauty, beauty, beauty, back to God, beauty’s self and beauty’s giver.
See; not a hair is, not an eyelash, not the least lash lost; every hair
Is, hair of the head, numbered.
Nay, what we had lighthanded left in surly the mere mould
Will have waked and have waxed and have walked with the wind what while we slept,
This side, that side hurling a heavyheaded hundredfold
What while we, while we slumbered.
O then, weary then why
When the thing we freely fórfeit is kept with fonder a care,
Fonder a care kept than we could have kept it, kept
Far with fonder a care (and we, we should have lost it) finer, fonder
A care kept.—Where kept? Do but tell us where kept, where.—
Yonder.—What high as that! We follow, now we follow.—Yonder, yes yonder, yonder,
Yonder.

Gerard Manley Hopkins
(L)

Posted by fırat 3:56 PM 0 yorum  



Çantada Keklik

Sibel Can'ın eşcinsel algıda güçlü bir çağrışım yaratamamasına şaşıyorum. Bir toplumsal cinsiyet öznesi konumunda Sibel Can, bana kalırsa, dilsel ve görsel düzeyde 'kadın' tanımının tüm yüklemeleriyle bütünlüklü bir uyum içerisinde oldu her zaman. Bu uyum, eşcinsel algının heteronormativite ile iletişimini sağlayan -ortak- pop kültür normlarıyla paralellik gösteriyor. Toplumsal cinsiyetin belirlediği bir modeli ikonlaştırmak, çift değerli bir anlam ifade etmektedir. Sibel Can imgesinin sunduğu anlam ise, anaç bir duygusallık, bedensel kaygılar, biraz salaklık ama başarı gibi kodlarla örülmüştür. Örneğin, belalı erkeklerle yaptığı iki evlilik ve söz konusu evliliklerde yaşadığı gerilim, sosyolojik bir bakış açısıyla, cinsel kimlikler arasındaki ayrımın sınırları dahilinde yaşanmış gibidir. Ayrıca, ünlü olmanın yarattığı tahribatı maneviyat duygusu ile dengelemeye çalışması, kimi zaman şüphe yaratsa da, kadına yapılan kültürel yüklemeler arasında sayılabilecek 'tevazu' halini yansıtmaktadır. Sürekli tevazu içerisindeki sakin tutumu, evlilik konusunda yaşanan sıkıntıların geri çevrilmesi için seçili bir yolu işaret eder. Fakat Sibel Can'ın en önemli izleği, bedensel zaaflarını sürekli tekrarlanan bir süreç olarak yaşamaktan kaçınmamasıdır. Türkiye pop müziğinin önemli bir ismi olmasına rağmen kiloları konusunda kontrolü sağlayamaması, kadın-anne rolündeki kaderini reddetmediği anlamına gelir ve bu yüzden, kadın kimliğine performatif bir nitelik kazandırır. Sibel Can'ın inandırıcılığı da performatif niteliğin gerçeklik ölçütünü içsel bir döngüsellikle başlangıç noktasına taşımasından ileri gelmektedir.

Her sabah Kral TV izleyerek kahvaltı yapıyorum. Bir ay öncesine kadar, Kral TV izlemelerimi öğle ve hatta akşam saatlerine kadar çeşitli dozlarda sürdürüyordum. Aklımda planını bitirdiğim bir proje için kendime uyguladığım bu disiplin, artık spontan zevklerim arasına karıştı. Pop müzik konusunda sürekli uptadelenmem, doğal olarak, yeni trendler konusunda güncel bir fikre ulaşmamı sağlıyor. Şu sıralar İsmail YK damarı 'Jale' gibi hitlerle satirik bir düzeye sıçrarken, dışarıda kolaylıkla feminen tavırlar olarak yorumlayacağımız figürlerin heteroerotik göndermelerle birlikte kullanıldığı bir döneme giriyoruz. Bu arada, kadın sanatçıların çok başarılı çalışmalar kotardığını söylemem lazım. Apayrı bir yazı konusu olacak Peter Dinçöz'ün 'Ne Yapayım Şimdi Ben'i ile Ziynet Sali'nin iki single'ı, '5Çayı' ve 'Hava Hoş'u yakalamaya özen gösteriyorum. Neyse, klasik bir Kral TV nöbetinim dününde, Sibel Can'ın yeni klibinin ilk gösterimini yakalayacağımı duyunca heyecanlanmıştım çünkü Sibel Can'ın eski albümlerini tekrarlamış biri olarak sonraki adımlara karşı bir bağlılık hissediyordum. Şarkının söz ve müziğinin Tarkan'a ait olduğunu öğrenince, heyecanım yerini temkine bıraktı. Tarkan oryantaliziminden bana fenalık geliyor, yeni yeni. İnatla çok sevmeye devam etmek istiyorum, inatla hiçbir şey değişmiyor ya da değişim, saçlarla sınırlı kalıyor ki bir süre sonra, bu minör değişim bile durduruluyor. Klibi açan havuz sahnesi, Sibel Can mitosundaki belirlenmiş yere kurulurken, 7 kilo verdiği söylenen Can'ın beden yansımasındaki tekrar beni mutlu ediyor. Sözlerin başlamasıyla birlikte sunulan sekans, kola şişelerinin bigudi yerine kullanılması, manik bir nöbeti çağrıştırıyor ve farklı bir noktadan vuruyor. Yine de, klip ilerledikçe, arka fondaki neon renklerin yarattığı kitch imaj, poz veren kadın popçu rolüyle bütünleşerek yazın light alışkanlıklarına karışıyor. Klibin kendisini ciddiye almaması, güzel bir artı. Gerçi, Sibel Can'ın beyaz gömlek-siyah şapka içinde, büyük bir küstahlık ile görüldüğü sahneler tam bir fiyasko ve klibin dokusuna oldukça zarar veriyor. Özellikle göğüs dekoltesine yapılan zoom, vasat bir cinsel gönderge olarak, uyarmaktan öte güldürüyor. Her Sibel Can çalışmasını kolay kabul etmemize sebep sayılacak sevimlilik ise klipte bolca mevcut. Yüz mimiklerindeki elastikiyet ve iki telefonla yapılan maniklik vurgusu, peşpeşe sıralanan anlamsız görüntüleri naif bir kurguyla yeniden sıralamamıza yol açacak kadar abartılı veriliyor. 'Çantada Keklik' adını taşıyan şarkı, Tarkan'ın kendisini yalnızca deyimlerle ifade edebildiğini düşündürürken, kıvrak melodisi ve ritmik sözleriyle piyasa değerlerinin karşılığını verebiliyor. Klibin kola şişeleriyle sarılan saçlarıyla Sibel Can'a odaklanarak sonlanması, Türkiye standartlarında olumlanacak bir fikrin üzerine ne kadar gidildiğini hatırlatırken, ortalama bir çalışmanın ötesinde, en başta belirttiğim Sibel Can okumalarının doğruluk payını yükselterek, beni bir daha mutlu ediyor. Heteroseksist bir proje olarak Sibel Can, farkındalık noktasındaki naif duruşuyla, kendi kimliğine yapılan yüklemeleri birebir yansıtarak, performatif anlamda kimliksizleşmenin uç bir örneği olarak aşkınlık kazanıyor. En azından, toplumsal etkiler tarafından oluş halindeki sürekliliği kaybetmemesi bile, 'Çantada Keklik' klibindeki tasarlanmış rollerin altında yatan politik unsurları görünebilir kılmaya yetiyor. Haliyle, eşcinsel bireylerin arzuladığı iletişim için kolay bir olanak sağlıyor. Hande Yener gibi belirlenmiş ve sistemleştirilmiş bir model gibi değil üstelik; doğal süreç ve etkilerle şekillenen bir öznenin gerçekliğinden bahsediyoruz. Sibel Can'ın eşcinsel algıda güçlü bir çağrışım yaratamamasına hala şaşıyorum.

http://www.dailymotion.com/video/x9r1f4_sibel-can-cantada-keklik-2009-orjin_music

Posted by fırat 2:02 PM 0 yorum  



Greek Street

You're a boy from the hood. You're brought up rough in a children's home, trying to stay out of trouble but usually failing. Then at 18 you decide to track down your mother. Within hours of finding her, she's lying naked and dead at your feet. So you run to Greek Street. And that's when your troubles really begin...

Boasting a cast of sexy strippers, murderous gangsters, body-snatching mad women and a disturbed young girl who can see the future, GREEK STREET is Peter Milligan's reimagining of those brutal and visceral tragedies that graced the Theater of Dionysus in Ancient Greece - bloody tales about incest, homicide, beautiful oracles, all-knowing choruses, kings, monsters and gods - played out on the mean streets of modern-day Red-Light London.

Milligan - best known for his super-smart Vertigo work like SHADE THE CHANGING MAN, HUMAN TARGET and now HELLBLAZER- joins forces with illustrator Davide Gianfelice (NORTHLANDERS) to create an epic ongoing series that's both familiar yet completely new and always with the bloody, visceral edge that makes it a Vertigo book. Take a trip to GREEK STREET where the old stories are not through with us yet. On sale July 1 o 40 pg, FC, $1.00 / MATURE READERS

“Sex, death, ambition, revenge and a reminder that some stories are too true and too dangerous to ever die. GREEK STREET crackles with Promethean fire.” —Grant Morrison

"Eddie has echoes of the great king, Oedipus," Milligan told CBR. "He has issues with his parentage, and there is certainly a doomed quality to him. But our hero is very un-heroic, very modern. The trick is that he doesn't exist simply as a modern-day representation of Oedipus. I know kids who came from 'broken' homes, who had it very rough when they were young, and it's important that Eddie exists as a believable character in his own right, above and beyond the parallels between antiquity and contemporaneity. In other words, yes. He is a doomed young hero-but maybe no more doomed than a lot of young people in his situation, in an unforgiving city.

/////

"The idea that what we might call ‘human progress’ is a myth is one of the central conceits of Greek Street. Those ancient stories speak to us, I think, because fundamentally we have not changed or progressed that much. Our gods might be different, or at least go under different names. Our technology has obviously advanced. But when it comes to a lot of the really important human stuff, I wonder if we ever really progress."

Posted by fırat 11:19 AM 0 yorum  



Lord Fanny

Lord Fanny is a fictional character in the comic book series The Invisibles, a series published by DC Comics as a part of that company's Vertigo imprint. She is a shaman and a transwoman.

Sir Miles Delacourt: By god, but you're the most pathetic, ludicrous, ugly creature I've ever seen.
Lord Fanny: You really must work on those pick-up lines if you want to score, darling.
Cross-dressing, en basit anlamıyla bile hepimizin 'denediği' bir tavır ve ben böylesine önemli bir tavrı yalnızca travesti/transeksüel bireylere yüklemeyi yanlış buluyorum. Akademik tartışmalar görüntüyü travesti/transeksüel bireylerden algılamak konusunda ısrarlı. Bedenin giydirilmesi cinsellikle sıkı sıkıya bağlantılı sayılsa da, başka dürtülerin etkisi gözardı edilmemeli. Bu dürtüler arasında toplumsal tabulara karşı doğayla kurulan iletişime, yani çıplaklığa dönme arzusu baskın bir etkiyle konumlanmaktadır. Cinsiyet ve kimliklerin ötesinde, cross-dressing öze dair gerekli bir adımdır ve ten vurgusunun zaferi için kesinlikle yaşanmalıdır. Örneğin, Grant Morrison'ın yazdığı The Invisibles'daki esas karakterlerden Lord Fanny, transeksüelliğini cross-dressing'in bir pratiği olarak görür ve kitabın anarşist felsefesine uyumla küresel bir açılım sonucu tensel zafere sıçrar. Cross-dressing, verili cinsiyet kalıpları arasındaki geçişi empatik bir duygulanımla mimlemekten öte, bu kalıpları tamamen terketmeyi sağlamaktadır. Aşağıda explorer ile açılması gereken link, Lord Fanny'in 'pratik' dediği kimliksizleşme öncesi dönemin zeki bir oyunu. Kategori olarak 'cinsiyet'in beden kalıplarına uydurulmasını örneklemesi bakımından da ayrıca değerli.

http://www.barbelith.com/bomb/fanny.htm

Posted by fırat 11:57 PM 0 yorum  



Kara Parçaları 1 / 30 Haziran Salı / BirGün

BirGün gazetesine yazdığım yazıları düzenli aralıklarla sunmam gerektiğinde, bu sunuma başlık bulmak, yazıları hazırlamaktan daha zor oldu. Gazete algısı, ister istemez, sıkıştırmadan ve genelleştirmeden geçiyordu. Zaten diğer gazete yazarlarına göre oldukça genç sayılmam da herkes için sinir bozucu bir durumdu. Yine de, belli bir süreklilik içerecek eleştirileri bir bütün halinde düşünmek de ısrarlıydım. Sonuçta yeni bir alanın peşindeydim ve bu alanın haritasını ben çizmeliydim.

Bundan böyle her salı günü BirGün gazetesinde yayınlanacak kitap eleştirilerini 'Kara Parçaları' adı altında başlattığımın haberini vereyim. Ha, ilk yazı olduğu için biraz ölçüyü kaçırmışım ve uzatmışım ve onlar da oldukça alakasız yerlerden kesmişler. En azından Dada Korkut'a dokunulmamış. Bu yüzden ben yazının uzun halini ekliyorum, siz linklerden gazete remiksini okuyabilirsiniz.

Kara Parçaları 1

a) JG Ballard / Vahşet Sergisi

Bireyin içsel düzeyde en savunmasız kaldığı cinsellik alanı ile bu alanın modern dünyada kuşandığı teknolojiye dair her türlü çağrışım, metal parlaklığında ve mermer katılığındaydı geçtiğimiz günlerde vefat eden İngiliz yazar J. G. Ballard için. Dış gerçekliklerin bilinç düzeyinde somutlaşması, yine dış dünyadan seçilen imgelerle sağlanıyor; bütünlüklü bir anlamlandırma çabası ise ancak hazların madde içine sığdırılmasıyla sonuç verebiliyordu. Tahrip edilen doğanın yerine konan, nostaljik bir gözle değil, bir kabullenişle seyrediliyor; gündeliğin hızlanmasıyla dikkat çeken ivmenin önüne geçilemiyordu. Yine de, Ballard edebiyatı tutuk bir dille yapılanmıyor, aksine, umutsuz bir perspektifte bile hareketi zorunlu kılıyordu. Bu hareket sayesinde, çıplak bedenin duyumları, tetikleyici olarak konumlanan maddelerin imgesel etkileriyle birlikte kavranabiliyordu. Sanayi Devrimi’nin ardından başka bir boyuta taşınan üretim/tüketim ilişkisi, arzunun bilinç düzeyinde kurguladıklarıyla nesneler arası geçişi mümkün kılacak kadar derinlemesine işlenirken; dengeler bir anda tersine çevrilip, subje ile obje birbirine karışabiliyordu. Örneğin, tüm bu eğilimlerin yenilikçi bir biçimde sergilendiği ilk ünlü Ballard eseri 'Çarpışma' romanında, ten ile maddenin iç içe sunulması, yeni bir beden teorisini müjdeliyordu.

'Çarpışma'nın önceleyeni sayılan 'The Atrocity Exhibition', söz konusu teorinin ilk adımlarını yansıtan önemli bir eser olarak, 'Vahşet Sergisi' adıyla dilimize çevrildi. Öncelikle, kitabın orijinal kapağında yer alan yüzünün yarısı deforme Marilyn Monroe resminin korunması ve bu resmin mor bir zemin üzerine oturtulması görsel açıdan iyi bir sonuç vermiş. Popüler kültüre ait bir imajın deformasyona uğratılması, kitlesel çürümeyi yansıtması bakımından etkili bir yöntem. Tabii, bu numaranın hala eskimediğini varsayarsak. Kitabın biçimsel yapısı ise, kapaktaki ters bakışımdan öte bir asimetri ile şekilleniyor. Ballard’ın boyutlar, kimlikler, bilinçler ve gerçeklik ile oynadığı oyunu kolaylaştıracak bir hile var; Vahşet Sergisi, birer paragraflık kısa hikâyelerden oluşuyor. Aslında, kitabı böylesine mikro bir ayrıma zorlamak çok doğru değil. Kısa hikâyeler arasındaki ortak noktalar, puzzle parçalarındaki dağılmadansa, etrafa saçılmış birebir kopyaların tekrar bir araya getirilmesiyle fark ediliyor. William S. Burrough’un kes-yapıştır tekniği ile patates baskı arasında bir teknik olarak adlandırıyorum ben Vahşet Sergisi’ndeki biçimi. Böylelikle zaten yoğun bir pornografik/sinematik etkiye sahip Ballard anlatımı, bilinci kıra kıra bir üst gerçeklik sınırı yaratıyor. Bu üst gerçekliğin sahipleri ise Travis/ Traven/ Tallis/ Talbert/ Talbot diye isimlerle çağrılan bir alter-ego. 5T’nin işlevi, özne görevi görmekten öte, bilince yapılan yüklemeyi ağırlaştırmak. Gerçeklikte açılan çatlağa kimi zaman yazarın kendisi de sızıyor ve yüz gerdirme bilgileri gibi somut ayrıntıları, oluşturduğu düşünsel komposizyonun bir parçası olarak sunuyor. Dolaşıma sokulan onca öğenin hoyratça harcanması, okumanın ortasında bir tedirginliği beraberinde getiriyor. Vahşet Sergisi’ndeki içe dönük şiddet ve seks dürtülerinin altında yatan vurgunun hiçbir amaca hizmet etmediğini kavramak, Ballard’ın ne kadar tehlikeli bir kalem olduğunu kanıtlamaktan öte, bireyin çıkmazını yüzümüze vuruyor. İçimizdeki kaygıyı gidermenin tek yolu, bilince yöneltilen tacizi anlamlandırmaya çalışmak yerine, anlamı terk etmekten geçiyor. Sonuçtaysa, Vahşet Sergisi’nden kalan en önemli parça, hayatı tartmaya yarayan normların ve bu normlarla çelişen tutkuların sonsuzluğuna dair karmaşayı yansıtan bir görüntü boşluğunu dolduruyor.

http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1246359553&year=2009&month=06&day=30

b) Serkan Işın / Dada Korkut

En başından belirtmem gerekir ki, Serkan Işın’ın peşinde olduğu şiir anlayışına karşı hiçbir sempati duymuyorum. Kendi şiir karnımdan konuşursam, görsel şiiri tek başına yeterli bulmadığımı bile söyleyebilirim. Yeni arayışlarıyla kuşanmadan önceki Serkan Işın’ı ilgiyle takip etmiş olmam, beni hazırlanmadığım deneyimlere zorladı ve zaten şikâyet de etmiyorum. Fakat birilerinin bana kelime-resim birlikteliklerinden oluşan şiirsel kolajı adlandırırken kullanılan normlar hakkında bilgi vermeli. Demek istediğim, mevcut biçimleri bir başka boyuta sıçratıp, bu boyutta yaratılan estetik değerleri şiir olarak tanımlamak, yaratıcıya çok fazla güç sağlayan bir durum değil mi? Yönlendirmelerin dışında, ortaya konulan eserin yorumlanmasının nereye dayandırılacağı iyi hesaplanmalı. Bu noktada, Serkan Işın biraz talepkar davranıyor ve kitabı 'Dada Korkut'a tamamen yeni bir bilinçle bakmamız konusunda hepimizi şartlandırıyor. Bu talebi karşılamamız durumunda da, yapmamız gereken ikinci fedakârlık, geçmiş birikimlerimizde yer etmiş fotoğraf ve kolaj çalışmalarını anımsamamak oluyor. Serkan Işın şiiri zorluyor, zorluklar bir öğütücü gibi kimi alışkanlıkları çiğniyor. Bazen anlamlı, bazen anlamsız çeşitli harf kombinasyonlarının görsel öğelerle birlikte kullanılması, şiiri farklı bir zeminde yüceltse de, kimi zaman bu amacın pek bir sonuç doğurmayacağı hissediliyor. Ha, zaten mesele her türlü ilişkinin ötesinde tekil bir varoluşsa, türünün ilk örneği sayılmasa da, görsel şiirler mevcut Türkiye şiirinde farklı bir yerde konumlanıyor. Kimi politik eleştirilerin örtülü bir biçimde sunulması şiirimizin âdeti olduğundan, Serkan Işın’ın bu eleştirileri zeki bir teknikle 'gösterebilmesi' kitaba netlik kazandırıyor. Dada Korkut içerdiği modernizmi (postmodernizm değil) korkusuzca deklare etmesiyle de artı puan alabiliyor. Yine de, birkaç olumlamanın ötesinde ve kitabın kendini 'görsel şiir' olarak isimlendirmesinin etkisi geçtiğinde, elimizde şiirden çok, fotoğraf ve resim estetiğinde zevk alınabilecek görüntüler kaldığı korkusu yükseliyor. İşin içine şiir duyarlılığı girip de yaşanan hayal kırıklığıyla kitap tamamen kendine kapanmazsa, Dada Korkut bir teorinin denendiği bir çalışma olarak kendi görüntüsünü hızla donuklaştırıyor.

http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1246359574&year=2009&month=06&day=30

Posted by fırat 2:54 PM 0 yorum  



Hewligan's Haircut


Hewligan's Haircut by Peter Milligan feat. Jamie Hewlett

Posted by fırat 11:48 AM 0 yorum  



It's Tricky Triki Tricky


»Öncelikle hoşgeldiniz diyoruz. 10 yıldır sizi bekliyoruz…

Deprem zamanında gelmiştim. İnsanlar sokakta yatıyordu. Çok fenaydı.

»Biliyoruz ki trip-hop’un her şeyi sizsiniz. Yeni albüm çıktı, her şey yolunda gidiyor. Ama sanırız sizin, ünlü olmakla ilgi bir sorununuz var.
Evet, evet. Biliyor musunuz gerçekten zor, anonimliğinizi kaybetmek gibi bir şey. Kalabalık arasında yürümek ve kaybolmak tatlı bir duygu ama onu kaybediyorsun. İnsanlar seni izliyor, takip ediyor. İnsanların seni tanımadığı bir yerde bile, seni tanıyan birisinin olabileceğini hissediyorsun. Anonim olma durumunu kaybedişimi çok sert bir şekilde yaşıyorum. Biliyor musun, anonimlik meditasyon gibidir; yürürsün, gezip dolaşan sıradan birisi olursun. Bazen ise ün, senin ürünün olur.

»Müziğiniz çok içten…
Evet, sanırım ben şanslıyım çünkü müziğimi dinleyen insanlara hayranım demem. Hayran kelimesini sevmem. Müziğimi dinleyen insanlar hayranım değildir çünkü ortak bir şeyimiz vardır. Aynı duyguları paylaşıyoruz. Aynı hat üzerinde ilerliyoruz.

»Listelere baktığımızda her zaman varsınız. Diğer bütün o ticari şarkıcıların arasında sapasağlam duruyorsunuz.
Beş yıl boyunca müzik piyasasını dinlediğimde, listelere inancımı kaybettim. MTV izlemiyorum. Bir gün yalnızca, ne çalıyorlar diye izlemiştim, yirmi dakika kadar. Ertesi gün ise radyoyu dinledim ve nerdeyim ben bunca şeyin arasında diye sordum. Anlamı nedir bunun diye sormaya başladım. Dj sürekli bu çalan yeni müzik deyip duruyordu. Ama aslında çaldıkları yeni falan değildi. Benim gibi birisi, görüyorsun festivallere katılıyor. Gösterimden sonra dolanıyorum, insanların arasına karışıyorum. Pop starlar gibi soyunma odasında takılmıyorum. İnsanlar gelip benle tanışıyor, konuşuyoruz, içki içiyoruz. Bazen insanlar çok güzel şeyler söylüyorlar ve bu benim devam etmemi sağlıyor. Uzun zaman önce, tüm bunları insanlar için yaptığımın farkına vardım. Ama önceden bunu bilmiyordum. Bence çok bencildim.

»Müziğiniz bir kırılmaydı, çekiç gibiydi. Sizi takip edenler oldu.
İnsanlara dokunacak şeyler yaptığında, aslında onların hayatlarına da girdiğinizi fark ediyorsunuz. Buradaki gibi, insanlar sizi dinlemeye geldiğinde çok özel bir durum olduğunu hissediyorsunuz. Herkesin işi gücü var ama oturup sizi dinlediği ya da gelip izlediği zaman, her şeye bedel.

»İzleyici ile aranızdaki bu iletişim sanki bir terapi gibi, sanki müzikten daha fazlası var…
Bu nedir bilmiyorum, asla bilemedim ama dürüst olmak gerekirse, müziğimde yalan söylemem. Zayıf olurum ya da güçlü olurum. Pop stardan ibaret değilim. Ve müziğimi dinleyen insanların da akıllı olduklarını düşünüyorum. Onlara aptalca, vasat şeyler sunmak istemem. Çünkü akıllı ve duygusal insanlar onlar.

Fırat Demir with Can Koç
BirGün / 28 Haziran Pazar 09

Posted by fırat 10:51 AM 0 yorum  



Kurt Krizi

Kürt özgürlük mücadelesinin ve Türkiye demokratikleşme siyasetinin merkezinden konuşan bir aile tarafından büyütüldüğümü söyleyebilirim. Son üç-dört yıldır sendikal çalışmalarına aktif bir yönetici olarak katılan babam, bir sendikanın içinde yer almadan önce de oldukça ateşli bir politik dile sahipti. Bir ev kadını annem ise, Türk solunun Kemalizm ile birleştiği eğilimlerin geçmişinde ve ötesinde, temiz bir Cumhuriyet bilinciyle kendini geliştirebilmiş; eşinin Kürt vurgusunu içtenlikle savunabilmişti. Hatırlayabildiğim en eski anılarımda bile, bu iki farklı kanalın, benzer yorumlar etrafında ne kadar heyecanlanabildiklerine dair izler bulabiliyorum. Böylesine güçlü bir akışla evimizde, benim kimi düşüncelerimin aile değerleri ile çatışması, gürültüyle değil, fısıltıyla kıyametin kopmasına yol açacak içsel tepkileri zorunlu kılıyor, işte tam bu zorunluluk noktasında da farklılıklarımız netleşiyor. Örneğin, LGBT ve feminist harekete karışmak istemem, savunmalarımın altında nasıl bir irade yattığını kolaylıkla ele veriyor; ailem, kendilerine dönük sorgularda bana taşıdıkları değerlerin inadını içsel derinlikte kavrayabiliyorlar. Kürt kimliği gibi, cinsel kimliklerinde savunulması gerektiğini söylediğimde, ailemin kabullenemediği kimi gerçekler örtülü bir tedirginlik yaratıyor, çünkü bizim ailede kimse fikirlerinin çürütülmesine katlanamıyor, yani farklılıklar açıkça kabullenmese de kemikleşiyor.

Dün akşam son dönemde moda olan kurt baskılı, renkli bir tişört almıştım. Belirgin bir kurt figürünün üzerine neon renkler çalışılmış, güzel bir tişört. Şu sıralar ailemin giyim toleranslarını zaten zorluyordum, üst üste diz üstü şortlar alınca bile “oğlum bir tane de diz altı al bari” demekle yetinebilmişlerdi. Fakat kurt apayrı bir çağrışım iletiyordu. Çocukken, babamla kavga ettiğimde, babamı kızdırmak için ülkücü işareti yapardım. Bu işaret babamı delirtir, çabuk o hareketi yapmayı kes, diye bağırırdı. Haliyle, kurt yorumlaması çocukken yaptığım şaka gibi bir tetikleyici olarak göze batıyordu. Tabii ki faşist simgelerden ben de büyük rahatsızlık duyuyorum, eminim ki babamın üzerinden geçen faşist sistem, yine babam tarafından tişört baskısı kadar basit bir göstergeye sıkıştırılamaz. Asıl mesele, birbirimize tanıdığımız rahatlıkların ardında yatan endişenin ne kadar çabuk harekete geçebileceğiyle ilgili. Babamı sinirlendiren, aramızda tamamlayamadığımız kimi durumları dramatize ederken hep aynı yorgunlukla sessizliğe geçmemiz. Tamam, dedim, istemiyorsan giymem. Tamam, dedi. Odama dönerken bir sonraki günün telaşlarını düşündüm. Yarın, yürüyüş vardı ve gidecektim ve de demokratikleşmenin tüm ötekilerle birlik olmadan gerçekleşemeyeceğini söylemem, nesnel bir gerçeklik niteliğiyle hepimizi tatmin etse de, beni o yürüyüşe katılmaya zorlayan dürtüler, ya da beni hayatın her alanında tutkuyla bütünleyen dürtüler, genetik bir düğümü, eski bir çelişkiyi meşrulaştıracak; mirasın gelişimindeki hızlı ivme, kabullenmemenin şiddetiyle çarpışacaktı.

Posted by fırat 12:48 PM 1 yorum  



Cinsiyet Karmaşasında Bir Kayıp: Gossip


Gossip'i tanımlamak oldukça zor. Bir müzik grubundan çok, Beth Ditto vurgusu; bir müzikten çok, didişme öne çıkıyor. İngiliz gençlerin bazen "yeter yani" dedirten Skins dizisinde duyduğumdan beri, benim için muğlak bir ilgi kaynağı. Nasıl yorumlamam, nereye koymam gerektiğini çözemiyorum. Yalnızca albümleriyle sınırlandırmak istiyorum bazen, bu sınırlandırma da imkansız, çünkü asıl dedikodu kendi sınırları dışında çoğalabiliyor. Aktivist duruş, popüler kültürün hicviyle anarşistleşebiliyor; genel estetik normlardan x-large farklı bir kadın, bedeninin tanımını başkalarına kabul ettirebiliyor ve müzik bir anda affedilebilir/gerilenebilir sempatiyle kavranıyor. Yine de, şarkıların ötesindeki Gossip, şarkılardaki Gossip'ten daha güçlü durunca, iki etki herkesin sempati gözüyle yorumlayabileceği kadar naif kalabiliyor.

"Music For Men"
in yeni Gossip albümüne isim olarak seçildiğini okuduğumda, Gossip'in yaşama alanlarını genişletebileceğini umut ederek, hicvi ve eleştiriyi düşünmemeye çalışmıştım. "Heavy Cross" güzel bir şarkıydı ve mesaj derdi göreceli olarak bireysel düzeyde tutulmuştu ve aslında bu Gossip için önemliydi. Fakat "Music For Men"in kapak resmi, tüm iyi niyetimi ters yüz etti. Öncelikle, belli bir kodun yineyeniden tekrarlanması bir anlam taşımıyor. Salt fotoğraf boyutunda bile, yetersiz bir çalışma. Bunun postmodern bir şaka olduğunu kabul edersek, androjeniyi gender'lar üzerinde yansıtıp kırmaya son vereli uzun bir süre oldu. Albümde yer alan şarkılarında iki geri-bir ileri hareketi varılacak noktayla zaman problemleri yaşatıyor. Hoş dans ritimleri, punk çiğliği bir noktaya kadar tolere edilebilse de, bu tolereye olanak sağlayan etkinin, önceki Gossip dinlemeleriyle aynı boyutta hissedilmesi, gelişimin durduğunu ele veriyor. "8th Wonder" gibi başarılı sayılabilecek çalışmalar bile, sabitliğin/tekrarın arada sırada herkese iyi gelebilmesinden yararlanıyor. Gossip, gıybet etmenin cezasını, kendine dönük bir netliğe vakit harcamadığı için daha da eksilerek ödüyor.

8th Wonder
Pop Goes the World

Posted by fırat 1:11 PM 0 yorum  



ThrilleXMen

Posted by fırat 12:17 PM 0 yorum  



Back To U

Küçük yaşta blog tutmaya başlamış, sonra da bu başlangıcın doygunluğuna erken erişmiş biri olarak, blog dışında alanlara açılmamla birlikte, başka yazınsal pratiklerin heyecanıyla kendimi kaptırmam doğaldı ve sessizce geri çekildim. Yalnız yeni bir nedenle bloga dönebileceğimi düşünecek kadar ciddiye alıyordum meseleyi. OYSA böyle bir gereklilik yokmuş. Yapmak istediğim, gündeliğe dair hızlı bir dil geliştirebilmekti. -Bir de, başka çalışmaları ulaşıma sokmak, artık/bundan sonra.- Bu dil için ilk şart sayılabilecek rahatlığı bir türlü kazanamadım. Lise ve üniversite sınavıyla uğraşmam ya da şiiri her türlü etkiye karşı korumada gösterdiğim dikkat yüzünden istediğim tona ulaşamıyordum. Şimdiyse hem yeni bir amacım var, hem de bu amaca gereksinmemenin rahatlığı var.

Posted by fırat 11:52 AM 0 yorum  



Derrida Mix

Post Yapısalcı felsefenin en önemli isimlerinden biri olan Jacques Derrida, Ferdinand de Saussure'ün yapısal dilbilimi üzerinden hareket ederek modern Batı düşüncesinin gelişimine şaşırtıcı bir ivme kazandırmıştı. Yazılan dile, yani metne yaptığı anlam yüklemesi, göstergelerin ortak ses değerlerini paylaşarak kavramın yerini tutabileceği fikrini çürütmeye yönelikken, temel metin dokularına dair çıkarımlarıyla dil yoğunluğu konusunda etkili bir miras bırakabilmişti. 1972 doğumlu Ali Karabayram'ın üçüncü şiir kitabı "Eşlikçi"nin "ritorna nave" isimli ilk bölümünü okurken; düzyazı formunda yazılan 18 sayfalık şiirin anlamsal yetkinliğini ve "kontrolsüz" ritmi karşısında hissettiğim haz, Derrida'nın "kendisinden başka bir şey olamayacak" metin savsözünü anımsamama kadar derinleşti. Dikkatli bir dil duyarlığıyla işlenmiş şiir, okuyucuya net olarak sunulmayan metaforların gerilimli bir ses uyuşumu (ya da uyuşumsuzluğu) ile birbirlerini bütünlemeleri, şair Karabayram'ın yalnızca Derrida ile değil, Derrida'nın anti-tezi sayılabilecek etkileşimlerle de yola çıktığını şaşırtıcı biçimde kanıtlıyor. Öyle ki, yüksek sesle okunduğu zaman farklı; kâğıt üzerinde okunduğu zaman farklı değerlere yükseliyor şiir. Derrida felsefesine yapılan bu 'mix', Saint John-Perse'in şiirlerinde seçilebilen mikro doğa yorumuyla kendi içine kapanıyor. Unutuşun yarattığı örtülü şiddete yapılan vurguyla sonlanan ilk bölümün ardından gelen diğer üç bölüm ise, bir klasik şiir biçimi, bir düzyazı biçimi ve bir de yine klasik şiir biçimi ile kaleme alınıp, sırasıyla, "eşlikçi", "ostinato" ve "dört ağustos iki bin sekiz" isimlerini taşıyor. İspanyol şiirinin duru lirizmi ile anti-lirik seçimler arasında tutuk bir dinamizm yaratan bu üç bölüm, "ritorna nave"nin devamı gibi ilerlese de, şairin hermetik yapıyı öyküleştirerek yumuşattığı "ostinato" ile bir başka zirve beliriyor aniden. Sonuç olarak, bu çetin kitabın yarattığı gizemli etki takibinde beliren zorunlu çözümleme, şiirsel anlamın keşfini başka kanallara taşırken, kendi varlığını da deklare etmekten geri kalmıyor.

http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1244547883&year=2009&month=06&day=09

Posted by fırat 9:37 PM 0 yorum  



62

Latin Amerika'nın ilk büyük romanı olarak görülen "Seksek" ile haklı bir üne kavuşan Arjantinli yazar Julio Cortázar'ın, bu önemli romandan beş sene sonra tamamladığı "62, Maket Seti", türünün sınırlarını zorlamasıyla dikkat çekiyor ilk okuyuşta. "Seksek" kitabının 62. bölümündeki düşünceden yola çıkarak oluşturulan roman, bir zamanlar birbirlerini çok iyi tanıyan bir grup insanın ayrı ülkeler ve ayrı amaçlarla gruplaşmalarını birey yeterliliğine dair sorgulamalarla belirtirken, karakterlerin psikolojik süreçlerine yönelen analizler derinleşiyor. Gerçeküstü bir metafor olarak kullanılan vampirlik, bu metaforu çağrıştıracak kelimelerin roman boyunca kullanılmamasıyla kasıtlı bir sisle çevrelenirken, romanın alt metni dikkatli bir anlatımla örülüyor. Romanın net bir konusu olduğunu söylemek ise zor. Roman, daha çok kurgu ve üslup yetkinliğiyle değerleniyor. İç içe geçmiş zaman, talan edilmiş kronoloji, anlatıcının Joyce-vari etkileşimlerle sürekli değişimi ile tuhaf bir atmosfer oluşturuyor roman. Ülkemizde değeri yeterince bilinmemiş "62, Maket Seti", deneyle kurulan bağı takip etmeyi seven okurlar için sürekli genişleyen daireler gibi her sayfasında çap genişletiyor.

http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1244547906&year=2009&month=06&day=09

Posted by fırat 9:30 PM 0 yorum  



Murathan Ayna

--Olgunluk döneminin rahatlığını yaşayan Murathan Mungan’ın kendisine tuttuğu aynada en önemli görüntü, zamanın yarattığı tahribatlardan oluşuyor. “Hayat Atölyesi”, eğlenceli bir kitabın ötesinde, güçlü alt akışlar içeriyor---

Belki bencil bir tavırdı, fakat Murathan Mungan’ın İstanbul’a dair yorumlarını Osmanlı Bankası’nın manzarası ile dinlemenin yarattığı ilhamla, söyleşiye yönelttiğim dikkati, ansızın beliren bir şiire çevirmeyi tercih ederek kendime kapanmam çok zor olmadı. Mungan, otobiyografik çıkarımlarla benzetmelere gittiği Konstantinopolis’den bahsediyordu; benim içinse Bizans mirasının ertelenmesinden rahatsızlık hisseden biri olarak bambaşka alanlara sıçrayan bir tarih estetizminin melodisi gibiydi tüm söyledikleri.

O güne yazılan şiirimin işaretlediği kimi esinlenmeleri, Murathan Mungan’ın tüm samimiyetiyle şekillenen yeni kitabı “Hayat Atölyesi”ni okurken tekrar hatırlıyorum. 2002 yılında Milliyet gazetesinin kültür-sanat ekiyle kullanıma açılmış bir yazı mekânından adını alan kitap, çok sesliliğine rağmen bütünlüklü bakıldığında bir yazarın/şairin derinini sunuyor. Söz konusu gazete yazılarının doldurduğu üçüncü bölümün öncülü ilk iki bölüm, soruşturmalara ve çeşitli nedenlerle yazılması istenmiş metinlere yer veriyor. Kısalı-uzunlu metinlerin kaynaklarına bakıldığında seçilebilecek dağınıklık, ilk başta bir “toplama” ile karşı karşıya olduğunuzu hissettirerek tedirgin ediyor. Yine de, bu geçişler bir süre sonra doygun bir edebiyat hazzını destekler tada ulaşıyor. Örneğin, Oğuz Atay’a değinilen bölümden sonra Mehmet Güleryüz’ün sergi kataloguna yazılanları okumak, birden fazla kitabın heyecanını aynı anda yaşatabiliyor. Diğer önemli nokta ise, kullanılan dille ilgili. Sade ve sakin bir dil izlenimi yaratan Mungan, bu işlenmiş ciddiyeti bir anda bozarak kendi övgüsünün parıltılı cümlelerini daha da seçik hale getiriyor. Kasıtlı geliştirilen manevralarla, Sezen Aksu’nun herhangi bir şarkı ismi, Mungan’ın özel hayatına dair çok önemli bir ayrıntıyı karşılayabiliyor. Yani, yarattığı kıvraklığı yine kendi üzerinde deniyor. Metnin yorumlanmasına kolaylık sağlayabilecek her türlü yol, metnin sahibine çıkınca da, elimizdeki kitap, kişisel bir rehber olarak bambaşka açılımlara önayak oluyor.

Kitabın son bölümü, en kolay okunabilecek metinleri kapsıyor. Kısa değiniler ile günlük olanın düşündürdükleriyle yazılanların hızlı uyuşumu, parça parça fikir ve duyguların izlerini kapsıyor. Açıkçası Murathan Mungan gibi önemli bir ismin samimiyetine bu denli yakınlaşmak, hepimizin içinde saklı magazin tarafa hakiki bir numune sunuyor. Eh, mesela ben, Murathan Mungan’la benzer sanatçıları (Placebo, T.Rex) dinlediğim için ince bir sevinç duydum. Ayrıca, Osmanlı Bankası’nda gerçekleşen söyleşide yaşadığım lirik heyecanı karşılayacak İstanbul duyarlılığı ve biçimsel dikkate yönelik açık mesajlar, kendimi haklı hissetmeme sebep oldu. Sanatsal çıkarların gözetilmemesiyle iyiden iyiye berraklaşan realite, bir süre sonra okuyucunun kişisel alanına da sızabiliyor. Tüm bu devinimin sonunda ise, arzunun çıkmazını gizlemeye yönelik hiçbir çabanın sarf edilmediği “Hayat Atölyesi”nde, eğer öznenizi güçlü bir kaleme teslim etmeyecek kadar özgüven sahibiyseniz, “yönetici” olarak konumlanan yazarın bireysel vurgularını gündeliğinize uyarlamak gibi kolay kolay sağlanamayacak bir deneyim sunuluyor.

http://www.birgun.net/culture_index.php?news_code=1243932638&year=2009&month=06&day=02

Posted by fırat 12:27 PM 0 yorum  



hadi bir kaç şeyi daha atsak boşluğa

güneşin altında radyo dinleyen çocuk
sen bu dünyaya mı aitsin
hayatın nasıl olduğu değil kimlerle olduğu
önemli dersin
göğe ara sıra başını kaldır bak öyleyse
kendine ait bir yıldız bulabilir misin
içinde hiç bir şey olmayan bir dünya özlüyorsun
hadi bir kaç şeyi daha atsak boşluğa
sevinir misin

sevdikleriyle anlaşamayan anlaştıklarından
durmadan kaçan
bakıp on altı yaşından ağlayan çocuk
peugeot çalışmıyor biraz ittirir misin
eğer çalışsaydı uzun bir yolculuk isterdin
beyaz peugeot’yu kullanan arkadaşına de ki:
çok gaz verme vitesi ikile beni unutma
herkesin herkesle sevgili olduğu bir toplumu
özleyen
ve bütün gün güneşin altında radyo dinleyen
bu çocuğu unutma
bir gün buradan gideceğim
sen kontağı çevir vitesi ikile beni unutma
uzak yollar beni çağırıyor
hiç bir şey yapmayacağım bundan sonra
“ben buradayım” de güneşin altında radyo
dinleyen çocuğa “dünyadan korkma”
güneşin altında radyo dinleyen çocuğu sakın
unutma

güneşin altında radyo dinleyen çocuk
fm’de ne çalıyor
dünya senin ama sen dünyaya ilişme
peugeot çalıştı korna çalıyor bin arkaya
her şey önünden bir bir geçsin başını cama
daya
başını cama dayayan çocuk hoşçakal
ben burada kalıyorum güneşin altında
anteni çıkar radyonu aç düşlerini unutma

Ahmet Güntan

Posted by fırat 10:36 PM 1 yorum  



Yeni Kürt kızları Büyük Kitap'ı okudular

http://leyla-zana.blogspot.com
http://leyla-zana.blogspot.com
http://leyla-zana.blogspot.com
http://leyla-zana.blogspot.com
http://leyla-zana.blogspot.com

Başlık, bir şiirimden.

Posted by fırat 11:27 PM 0 yorum  



Yalnızlığın Kadını

Yıldız Tilbe'yi ilk dinlediğimde, onun bir çeşit talihsiz-romantik kahraman figürü olduğunu sezinlemiştim. "Vursalar Ölemem"di şarkısının adı ve şarkının sözleri, benim için güzel anılar taşımayan çocukluğumun dil düzeyine çarparak yaşadığı sarsıntılara eşdeğer kalıcılıkta anlamlar yüklüydü. Okuduğum kitaplar kadar etkilenmiştim. Yalnızlık, geri dönmeyenler, taşkınlık gibi çağrışımların peşinden önceden de gittiydim; "Kar hazır inmeye saçlarıma beklemedim ki beklemedim" cümlesinde saklı teslimiyetin özden yansıdığını içten içe biliyordum; garip belki, yine de, şaşırtıcı bir hızla, o zamanlar adını koyamasam da, şiirsel bir alana çekildiğimi hissederek, Yıldız Tilbe'nin lirik gerilimini zorlanmadan benimsedim. Onu dinlemek, bile bile elektrik tellerini kendine dolamaktı. Çocuktum ve gençliğin ne olduğundan çok, nasıl yitirileceğiyle ilgiliydim. "Gençliğimin gül bahçesinde aldı telaş beni ellerine" Telaşı deneyimlemek isterken Yıldız Tilbe dinlemek, merakımı ve hüznümü daha da deşiyordu. Zaman geçtikçe telaşın yerini kendine dönük kontrol mekanizmaları aldı. Bu mekanizmaların bengiliğinde gençlik başka şeyler için dinamo görevini aldı. Neden sonra "Güzel bir şarkıya benzer aşk/Ama kolay mıdır bir şarkı yaratmak" dizelerinde şarkı yerine şiir ekledim, öyle mırıldandım. Hatırlıyorum, bilmemkaçıncı ameliyatımda kapının önüne dizilmiş akrabalarımın kalabalığını görünce içimi büyük bir çaresizlik duygusu kaplamıştı, hiç korkmadığım kadar korkuyor ve gri koridordan gerisin geriye koşarak kaçmayı düşlüyordum. Sonunda cesur davranmam gerektiğine kanaat getirip önceki ameliyatlarımdan sağlam çıktığımı hatırlayarak ameliyat masasına kadar sessizce yürüyebilmiştim. Oda çok soğuktu. "Değerini Bilmek Gerekir Aşkın" çalıyordu odada. Neden müzik çalıyorsunuz? demiştim, aslında neden böylesine duygusal bir şarkıyı seçtiniz demek istiyordum, devam edecekken, hemşire vereceği kısa cevabı için lafımı kesti; Hastalar sakinleşsin. Beni masaya yatırdı. Göğsüme bir takım kablolar yapıştırdı. 10'a kadar saymamı istedi. 4'e gelmeden baygındım. Ameliyattan çıktıktan sonra bir süre müzik dinlemem yasaktı, kulak operasyonuydu sonuçta. Yine de, narkozun etkisi geçip kendime geldiğimde bu şarkıyı yakalayacaktım radyoda.

Dün akşam eve biraz geç döndüm. Dershane saat 6.30 civarı bitmiş, ardından, bana aşık olduğunu söyleyen fakat yalnızca düzenli ilişki peşinde biriyle bira içmeye gitmiştim. Sokak arasında, ucuz bir yerdi, her çeşit insanın bulunduğu yerlerden. İçeride sevgililer elele kanepelerin üzerinde, eşcinseller salonun arkasındaki dans pistinde, sadece etrafı izleyenler barın önünde, bizim gibi sakin müşteriler ise caddeyi gören geniş camlara dönük masalardaydı. Göz ucuyla dans pistine baktım; üç feminen oğlan ile iki maskülen kız Hande Yener çalınca iyice coşmuştu. Onları izlerken cinsiyetlerimizin kendi görüntülerine dair kuşandıklarını yeniden düşünme fırsatı buldum. Üzerlerine düşen loş ışıkta anneannem değil kuzenlerim bile kızları oğlanlarla, oğlanları da kızlarla karıştırabilirdi. Bu karmaşa hoşuma gidiyordu. Üstelik Taksim'de filan değildik, Bakırköy'deydik ve saat daha akşamın sekiziydi. Kafamı tekrar masadaki barddağa çevirdiğimde masanın üzerinde yanıp sönen cep telefonumu farkettim. Annem arıyordu; kızkardeşime göz kulak olmam için beni eve çağırıyordu. Zarifçe özür dilereyerek masadan kalktım ve fazla dikkat etmeden yanağından öptüm. Onu kırmak istemiyordum. Sıcak bir gülüş için bir bahane aradım. Bulamadım belki, ama sıcak bir gülüş için bir bahanem varmış gibi davranabildim. Ondan hiç bahsetmedim, bahsetmeyeceğim de. Mekandan çıkarken dans pistindeki oğlanlardan biri, ötekine, kullanılmayan taşşaklarını sallarken düşüreceksin kevaşe, deyince ister istemez gülümsedim ve onun yerine dans pistinde gördüklerimden bahsetmem gerektiğini hissettim. Öyle de oldu.

Eve vardığımda annem ile babam akşam yürüyüşüne çıkmışlardı, kızkardeşimi buldum sadece, o da televizyona dalmıştı. Üzerime sinen sigara kokusundan arınmak için üzerimdekileri kirli sepetine tıkıp duşa girdim ve yarım saat boyunca duşta kaldım. Su ile oyalanmayı hep severim. Birden, saçlarımın kopup döküldüğünü hatırladım, ellerime dolmuşlardı yine. Yazın bile kaynar suyla yıkanıyorum ve bu alışkanlığım zaten kuru saçlarımın tüm parlaklığını alıyor, saç köklerimin kuruyup güçsüzleşmesine sebep oluyor. Ilık suya bile dayanamıyorum. Cezamı göze alıyordum, umursamadan ısıyı yükselttim. Kendi kendime zarar vermeyi iyi biliyordum.

Saçlarımı kurulamadım. Fön pek yararlı değildir. Eğer saçın elektriğini iyi alamazsanız kabartmaktan başka işe yaramaz. Hatamı telafi etmeye çalışıyordum. Oturma odasına dönüp ıslak başımı kanepeye yasladım. Hazal söyledi, İbo Şov başlamış, reklamdaymış. İbrahim Tatlıses'e tahammül edemiyorum. Kürt kimliğini inkar etmesinden, yarattığı sahte kişiliğe ve klişelerine kadar, tepeden tırnağa, rahatsız edici. Gerçi bir ara çok sevdiğim "Yemen Türküsü"nü söylerken gösterdiği başarıyla sempatimi kazanmıştı, yine de en fazla budur, bir anlıktır. Beraberce günlük sohbetimizi sürdürdük reklamın bitmesini beklerken. Kapı zili çaldı. Annem ile babamdı. Babam kimi cümleleriyle övünür. Aramızdaki fark, aramızdaki benzerlik. Televizyonun yüksek sesi Yıldız Tilbe için açıktı ve reklam bitmişti; televizyondan gelen ses Yıldız Tilbe'nin şarkısını taşıyordu. Babam kendi cümlesiyle övünmeye hazırlandı, sürekli tekrarladığı; Bu kadın okusaydı dünyaca ünlü bir sanatçı olurdu, dedi. Annem, babamı onayladı. Parasızlık ve ev işlerinin yorgunluğuyla iyice bunalan annem, babamı onaylamada kendine dönük bir güç buluyordu. Babamsa, annem kadar değilse de, annemin fikirlerine duyduğu muhtaçlığı hatırlatarak eşitliği sağlıyordu. Bu aralar sık sık birbirlerini yüceltiyorlar. Birkaç dakika sonra, hepimiz oturma odasındaydık ve Tilbe'nin hipster histerik danslarını yorumluyorduk. Ben ailemin yanında kolay kolay susmam. İlla ortalarında oturacağım ve illa konuşacağım. İleride sosyoloji okursam tez konusu olarak Yıldız Tilbe'yi seçeceğimi söyledim onlara. Tilbe'nin ne kadar kırılgan baktığına dikkat etmelerini istiyordum ayrıca. Babam kadının dansına takmıştı; esrar bağımlılığını ima ederek, ne tutarsız bir neşe, deyiverdi. Oysa ben bu ölçüsüz neşeyi bir yerlerinden tanıyordum. O evine dönünce ağlayacak ama hatta belki hemen şurada, diye karşıladım. Doğru çıktı, ağlayacaktı.




Canlı yayında yaşanan kavgayı izlemeden yattım. Açıkcası İbrahim Tatlıses'in en büyük haksızlığı Yıldız'ın albümlerine karışıp onu eksiltmesiyle yaptığını düşünüyorum. O yüzden üzülsem de pek takmadım. Yalnızca Yıldız'ın bakışları kaldı aklımda, yine! Yalvarır gibi, sessizce yokolmak ister gibi bakıyor. Muhakkak uykudayken en ufak sese kalkacaktır. Amy Winehouse diyorlar ona, bense, birine benzetmem gerekirse, Nico, derim. Son olarak, hep şaşıyorum, Lale Müldür'ün Bizansiyya'sında yazdığı gibi, tüm lirik şairlerin üzerine beton mu dökülecek?

Posted by fırat 7:26 PM 1 yorum  



Neden Bloga Yazmıyorum?

Blogger'a yeni bir özellik yüklenmiş, izleyici oluyorsun. Güzel fikir. Baktım, izleyilerim varmış. Counter eklediydim, bilmem kaç ay önce. İyi işlerdi. Demek ki takip ediliyorsun. Bir blog kullanıcısı üç döneme ayrılır; kendin için yazdığın dönem, başkaları için yazdığın yani ki özendiğin titizlendiğin dönem ve sıkkınlık dönemi. Bloga uğramıyorum diye üçüncü dönem içerisine girdim sanılmasın. Yalnızca beni bulan başka şeyler olunca biraz hızım düştü ya da bloga şart saydığım özel yaşantının kendine dönük işaretlerini kaybettim. Öss beni buldu ama sadece buldu. Aşk beni buldu ama sadece buldu. Şiir, şiir ise uzun süredir taşıdığım suskunluğu yeni bir varoluş noktasına taşıyacak ereğiyle birlikte "bulmak" gibi rastlantısal bir durumun ötesinde konumlandı tümmm hayatıma. Bu aralar şiirlerimle uğraşıyorum. Şiir yazdıkça yaşıyorum. Şiirleri yakında dergilerde görürsünüz. Bahsederim nasıl gittiğini, kısa zamanda. Blog da mükemmel bir alan olabilir, farkındayım aslında. Lisenin bitimini bekliyorum. Lise dertlerimi üzerime yığıyor ve hareket kabiliyetimi kısıtlıyor. Ne bileyim, lisenin ardından, çekineceğim kimsem de yok, seks anılarımı filan yazarım bloga. Niye yapmayayım? Hepimizin yapmak istediği bu değil mi zaten?

Posted by fırat 9:03 PM 2 yorum  



Barbarella

Geçen gün bir arkadaşım Perihan Mağden'in köşe yazarlığını bırakması hakkında ne düşündüğümü sordu. Verdiğim ilk tepki, neden?, şeklinde kısa ve net bir karşı sorulamaydı. Mağden'in köşe yazarlığını bıraktığını bilmiyordum. Onu okumayı keseli bayağı olmuştu. Biz Kimden Kaçıyorduk Anne? den sonra ben de Mağden'den kaçtım diyebilirim. Bir ara dil ile meselesi var sanıyordum. Meğer çocukluğundan beri insanlarla diyalog kurmayı o dille sağlayabiliyormuş, turkish blue karmaşasıymış. Esas kötülük, iyilik yapmamaktır. Mağden böyle bir kadın. Valla duydum, en yakınındakiler anlattı. Kötücüllükse, ona itirazım yok zaten. Mesele başka. Gerçi atonalliği lazımdır, yeri geldiğinde faydalıdır, cumhuriyeti karşısına alabilecek kim kaldı ki? Neyse, bu mola "Haberci Çocuk Cinayetleri" havasına geri götürür belki kendisini. Roman yazacakmış. Güvenesim gelmiyor. Trashlamasın yine. Hey, arkanda bıraktıkların senden birşeyler eksiltiyor.

Ba ba ba Barbarella menapozda.

Posted by fırat 5:40 PM 0 yorum