23 Mayıs, 2010

Dergiden Okumadıysanız: Ses ve Şiir / Giorno Poetry Systems

Not: Bu yazıdan önce punk şiirin Ted Hughes ve Thom Gunn yazılarını okumak daha iyi olur, üçleme tamamlanmış olur.


Ses ve Şiir: Giorno Poetry Systems

Multimedya şiir
3G teknolojisine geçtiğimiz şu günlerde, telefonun nitelikleri katlanarak artarken; 1969 yılına dönüldüğünde, telefon sınırlı sayıdaydı ve evet, şiir bir tür ‘sesli mesaj’ın yerini tutuyordu. Basit bir sistemdi; sana verilen numarayı çevirdiğin anda Jim Carroll ya da Allen Ginsberg ya da artık şansına kim gelirse, şiirlerini kendi seslerinden okumaya başlıyorlardı. Her gün değişen bir kayıt havuzundan seçilen şiirler, herhangi bir sansüre uğramadan, kâğıttaki haliyle aktarılıyordu. Sabah işe gitmeden önce dinlediğiniz şiir, sadist bir eşcinselden bahsedebilir; gece canınız sıkıldığında karşınıza çıkan şair, uyuşturucu kullanımına dair övgüler düzebilirdi. ‘Dial-A-Poem’ adı verilen bu yaratıcı sistemin arkasındaki isimse, döneminin en önemli şairlerinden biriydi. Mültimedya şiir deneyimlerinin ilk örneklerini ortaya koyan 1936 doğumlu Amerikalı John Giorno, kendi kurduğu ‘Giorno Poetry Systems’ derneği altında, 20.yüzyılın son büyük sanatçılarını buluşturan iletişim ağını, bir elektrik kablosu gibi, modern kültürün tüm öğeleri üzerine çekecekti.

Şiiri yazının esaretinden kurtarmak
New York’da doğup büyüyen Giorno, erken 60’larda dâhil olduğu sanat çevresi içinde kendini bir şair olarak konumlamak için biraz beklediyse de, özellikle Columbia Üniversitesi’ni bitirmesinin ardından, kendisi kadar hevesli diğer genç insanlarla tanışmaya başladı. Roy Lichtenstein, Jasper Johns, Bob Rauschenberg, Yvonne Rainer ve Robert Morris gibi danstan mimariye, resimden performansa kadar pek çok alanda üretim gösteren; daha sonraları kendi alanlarında birer zirveyi temsil edecek olan insanlarla ortak mekânlarda buluşuyor ve bu buluşmalarda, sanata dair güncel sorunları saatlerce tartışarak yeni sonuçlara ulaşmaya çalışıyordu. Büyük bir partinin içine düşen Giorno’nun vardığı sonuç, şiirin güncel hayatta ne kadar yer kapladığıyla ilgili olacaktı. Giorno’ya göre, 1965 yılına kadar bir şairin kullanabileceği kanallar çok sınırlıydı; ya şiir dergileri, ya kitaplar. Şiirin dışında kalan diğer sanat dalları ise, yanarak tükenme denilen kontrolsüz bir enerjiyle, hiç olmadığı kadar yoğun bir gelişim süreci içerisindeydi. Şiire dayatılan sessiz kaderi yaşamak istemeyen Giorno, çevresindeki diğer sanatçılardan fazlasıyla etkilenerek, eklektik bir şiir platformu oluşturmak için derin bir arzu duymaya başlamıştı. Bu arzunun varacağı nokta daha belirginleşmemişken, Giorno, hayatı boyunca etkisini taşıyacağı iki karşılaşma gerçekleştirecekti. 1962 yılında, New York’daki ilk solo sergisini hazırlayan Andy Warhol ile tanışması, sihirli bir çarpışma gibi Giorno’yu kutsayacaktı. 2 yıl boyunca sevgililik ile birbirine aşırı düşkün iki arkadaş arasında gidip gelen bir ilişki içine giren Giorno ve Warhol; her ne kadar sanatın farklı yüzlerini temsil etseler de, birbirlerine karşı destekleyici bir güç görevi görüyorlardı. Warhol’un ‘Pop Art’ teorisi çevresinde şekillenen konformist tavrı ile Giorno’nun oluşturmaya çalıştığı yeni şair modeli, görünür ve yıkıcı bir etki yaratmak adına aynı yoldan ilerliyordu.

Pop Art etkisi
Bu gizil ortaklık, iki ismin ilk çalışmalarında çeşitli yönleriyle fark edilebilmektedir. Örneğin, Warhol’un ilk sinema denemesi olan 1963 yapımı ‘Sleep (Uyku)’, bir ‘anti-film’ örneği yaratmak adına, John Giorno’nun sekiz saatlik uykusundan ibarettir. Üç yüz yirmi bir dakika süren ‘Sleep’, bir şairin uyku ile birlikte girdiği pasifleşme sürecini, can sıkıntısı ve sabit görüntünün yarattığı anlamsız dikkat gibi alt metinlerle birleştirerek sunar. Film boyunca yalnızca uyku esnasında sağa sola dönerek belli bir hareket sunan Giorno ise, şairin coşkun doğasını terk ettiği bir teslimiyet süreci içerisindedir. Eğer sekiz saat boyunca dayanmaya karar verirseniz, elinizde olmadan, siz de bu teslimiyet sürecine katılmak zorundasınızdır. Yine de, söz konusu teslimiyet duygusunu yaratan iki ismin, yani Andy Warhol ve John Giorno öznelerinin varlığı, uyuyup uyandıktan sonra yaşanabileceklere dair bir tür öte-kurguyu beraberinde getirir. Başka bir Warhol & Giorno çalışması ise, ‘Handjob (Mastürbasyon)’ ismini taşımaktadır. Warhol’un filmin konusunu özetleten başlık atma hevesini gösteren ‘Handjob’, mastürbasyon yapan Giorno’nun yüzüne sabitlenmiş bir çekimden ibarettir. Hazzın fiziksel yansımasını belgelemek isteyen film, ‘Sleep’in yarattığı şaşkınlık ile birleşip New York’lu sanat çevrelerinde büyük bir ilgiyle karşılanır. Giorno, arzuladığı çıkışı yakalayarak, döneminin en merak edilen isimlerinden biri oluverir aniden.Önceleri yalnızca ayaküstü sohbet edebildiği pek çok sanatçı, Giorno’yu tanımak için büyük bir telaş içine girmiştir. 14 yaşından beri şiir yazan Giorno, şiirini başka alanlara taşımak konusundaki şansını Andy Warhol’a borçlu, diyebiliriz. Yine de, Warhol’un Giorno ile iletişimi yalnızca bu filmlerle sınırlı değildir. Warhol, Giorno’nun şiirine gizli bir özne olarak yerleşmiştir ve gizli öznenin çekiciliği ile birleşen yeni lirik form arayışları, Giorno şiirine yaratıcı bir ivme kazandırmıştır. Bu ivme sayesinde ortaya çıkan enerji, şiir adına gerçekleşecek bir devrime doğru hızla evrilecektir.

Hedefe doğru
Andy Warhol’un ‘Pop Art’ algısından beslenmeye başlayan John Giorno, yoğun bir talebin içine giren şiirleri için yeni iletişim olanakları kurmak istiyordu. Her ne kadar Warhol ile ilişkisini bitirdiyse de, şiirin dışında kalan sanat alanlarıyla alışverişini sürdüren Giorno; kendine çizdiği rotada yapması gereken ilk işin, güncel kültür öğelerine hâkim değerleri çok iyi kavramak olduğunu düşünüyordu. Teknolojik imkanların sanat üretimlerine yön vermesi ise, gizil bir potansiyelin şiir yararına kullanıp kullanılamayacağı sorgusunu beraberinde getiriyordu. Tek başına incelendiğinde, yazılı basının olanakları, Giorno’nun sanatçı arkadaşlarının çok yönlülüğü karşısında oldukça zayıftı ve bu zayıflık, Giorno tarafından küstahça reddediliyordu. Sanatçıların yarattığı geniş alanlara yayılan etki, şairin hak ettiği görünürlüğün önüne geçmişken, yeni bir adım atılmak zorunlu hale gelmişti. İşte tam bu karar aşamasında, Giorno’nun karşısına hayatının ikinci önemli figürü çıktı: Beat akımının -Jack Kerouac’a göre- bilgi bankası William S. Burroughs. Warhol ile ayrılan Giorno, yaşadığı duygusal boşluğu Burroughs’un arkadaşlığı ile doldurdu. Burroughs, salt deneyim üzerine kurulu hayatı ile ilişkilendirdiği özgün kalemi sayesinde bir tür hareket devamlılığını sembolize ederken; Giorno, şiir adına geliştirdiği teorileri paylaşabileceği bir ortak bulmuştu. Üstelik Burroughs yalnız değildi; uzun süreden sonra ilk kez geldiği New York’a yazar, ressam ve performans şairi Brion Gysin’i de getirmişti. İlk radyo şairlerinden biri olan Gysin, ses düzenekleri üzerine çalışmaktaydı ve o zamana kadar yapıp ettikleri ile Giorno’nun oluşturmaya çalıştığı düzene tam olarak uyum göstermekteydi. Belki bir ‘kuşak’ olarak belirginleştirebileceğimiz ortak özelliklerin yarattığı doğal karşılaşmalar; belki de şiire has bir şansın getirdikleri: John Giorno, ‘doğru yer, doğru zaman’ denklemini kusursuz bir şekilde kuruyordu. Şiire kazandırılması gereken ivme, yeni deneyimlere kafayı takmış birinin vahşi fikirlerinden doğuyordu ve diğerlerinin yapması gereken tek şey, bu adamı takip etmekti.Giorno hedefine adım adım yaklaşırken, kurguladığı sistemin teknik yönünü tamamlayacak Bob Moog ile karşılaşmasını da bir tür tesadüf olarak nitelendirebiliriz. Bob Moog, kendi soyadını verdiği yeni nesil synthesizer ile farklı türden melodileri elektrik sinyalleri üzerinden üretebilen bir enstrümanın yaratıcısıydı. Şiir okumalarına eşlik edecek bir ses düzeneğini temellendiren bu enstrüman, Giorno’nun ‘performans’ duyarlılığını harekete geçirecekti. Üst üste binen onca karşılaşma, giderek belirli bir çekirdek etrafında şekillenmeye başlaması ise artık bir kader haline gelmişti. Havada uçuşan fikirleri somutlaştıracak olay, Giorno’nun kendiyle birlikte anılmasını istediği ‘Giorno Poetry Systems’ ile karşılığını buldu. 1965 yılında kurulan ‘Giorno Poetry Systems’, ilk adımda şiir okumalarına eşlik edecek melodi kompozisyonları oluşturmayı amaçlayarak, Giorno ve yakın çevresindeki şairlerle birlikte faaliyete geçti. Brion Gysin ile ‘Subway Sound’ adını verdiği bir müzikli okuma gerçekleştiren Giorno’nun ilk çalışması, Gysin tarafından Paris’e gönderildi ve aynı yıl Paris Bienali’nde sergilendi. Bu erken başarının yarattığı sevinçle daha sıkı çalışmaya başlayan Giorno, 1969 yılına kadar okuma kayıtları yapmayı sürdürürken, dönemin diğer şairlerini de çalışmalarına ortak edecekti. Burroughs arayıcılığıyla ekibe katılan Beat akımı şairlerini, New York Okulu, Kara Şairler ve herhangi bir akıma dâhil olmayan yeni isimler takip etti. Kısa bir süre sonraysa, ‘Giorno Poetry Systems’ bir tür ortak alana dönüşmüştü. Şiirin yalnızca şiir dergilerinde yer bulmasından nefret eden Giorno, yeni bir platform yaratmak konusundaki inadının karşılığını almaya başlamıştı. Kendi şiir okumalarındaki aşırı heyecan ile şiir ve sanat dünyası dışında anaakım medyanın da ilgisini çekmeye başlayan Giorno’nun müzik ile performans sanatını şiire indirgemek konusunda gösterdiği çaba; başlangıçta yalnızca şiir adına faaliyet gösteren ‘Giorno Poetry Systems’ı, New York’a dair her türlü sanatsal öğeyle ilişkili hale getirdi. Rota belirginleşmişti: Şairler, çeşitli konferans ve buluşmalarda gerçekleştirdikleri okumalarla ‘Giorno Poetry Systems’ arşivine kaydedilecek ve kayıtlar, teknolojik olanaklar dâhilinde geniş kitlelere ulaştırılacaktı.

Yeni anlamlar
‘Giorno Poetry Systems’ın ilk dönem çalışmalarına bakıldığında, dikkat edilmesi gereken nokta, bu çalışmaların şair ile şiir arasındaki duyguya yüklediği yeni anlamdı. Örneğin, Allen Ginsberg’in şiirini tamamlayan paganist okumalar, Ginsberg şiirinin popülerliğini katlarken, şair için farklı ifade biçimleri sunmaktaydı. Yine Ginsberg üzerinden devam edersek, Ginsberg’in kâğıt üzerinde yakaladığı ritmin doğaçlama bir performans eşliğinde dışavurumu, bu yeni anlama uygun bir farklılaşmayı karşılamaktaydı. Ginsberg kayıtları arasında fazlasıyla popüler olan ‘Please, Master’ şiirinde kullanılan klasik biçimin revizyonu ve ‘can (-ebilmek)’ fiilinin tekrarı, kâğıt üzerinde şairin teslimiyet hevesini çağrıştırırken; canlı kayıtlarda bir tür arzu isyanına dönüşüyordu. Ginsberg, pagan törenlerini çağrıştıran bir ritim eşliğinde ve derinden gelen sesiyle, şiirine güçlü bir gerçeklik duygusu katmaktaydı. Şiirin yaratmaya çalıştığı etki, sesin yarattığı çağrışımlarla birleşerek birbirini bütünlüyor ve besliyordu. Ses ile yazı arasındaki gerilim, coşkun deneyimler sayesinde bir tür ortak zafere eşlik etmeye başlamıştı ve bu beraberliği mümkün kılan, ‘Giorno Poetry Systems’ın getirdiği cesur yorumlardı. ‘Giorno Poetry Systems’, teknolojinin olanaklarını şiirle buluşturarak mültimedya kavramı üzerinden bir tür algı sıçraması yaratmıştı. Şiirin dışında kalan kimi öğeler, şiir çemberi içerisinde tekrar kurgulanıp, şiire eklenebilecek bir unsur olarak işleniyordu. Güncel sanatın yaşadığı devrimci heyecan, şiire de sıçramıştı ve ilkin tek bir alana sıkışmış şiir, her kolda gelişim gösteren büyük bir küme halini almıştı. Bu büyük küme, Ginsberg ya da Burroughs gibi kült isimlerin yanı sıra, amatör şairleri de kapsamaya başlayacak ve kısa süre içinde, kendi sınırlarını bile aşarak gündelik hayatın içine kadar sızacaktı.

‘Alo, Allen Ginsberg mi?’
1968 yılının sonlarında, Burroughs, az sayıda telefonlardan biri ile Giorno’yu arar ve halini-hatırını sorar. Basit bir düzeyde başlayan bu konuşmanın şiirin kaderini etkileyeceğini kim kestirebilirdi acaba? Konuşma ilerledikçe, Burroughs, biraz da aldığı uyuşturucunun etkisiyle, şiirsel bir tona kayar ve gerçeklikten kopar. Telefonun diğer ucunda bir şiir dinlemenin hazzını yaşayan Giorno ise, Burroughs’u serbest çağrışımlardan çekip alarak, telefon üzerinden bir şairi dinlemenin ne kadar heyecan verici olduğunu anlatmaya başlar. O dönemde marketlerin veya spor kulüplerinin kullandığı telefon ağını, ‘Giorno Poetry Systems’ üzerinde kullanacaktır.Bir telefon konuşmasıyla başlayan ‘Dial -A- Poem’, John Giorno’nun en önemli yapıtıdır, desek yanlış olmaz. Yaklaşık on beş tane cevap makinesinin sabit bir telefon hattına bağlanmasıyla oluşturulan ‘Dial -A- Poem’, hafızasına yüklenen canlı şiir okumaları ile 1969 yılında aktifleşti. ‘Giorno Poetry Systems’a dâhil 14 şair (William Burroughs, Allen Ginsberg, Brion Gysin, Frank O'Hara, John Ashbery, Jim Carroll, Vito Acconci vs.),  ile Amerika’nın karşısına çıkan bu uçuk fikir, oldukça belirgin bir işleyişe sahipti. ‘Giorno Poetry Systems’ın numarasını çeviren herkes, 14 şairden herhangi birinin canlı kayıtlarından birini dinleyebilmekteydi. Belirli saatler arasında açık olan bu hat, Amerika’nın çoğu eyaletinden aranabilirken, tamamen ücretsizdi. Önemli gazete ve dergilere haber olan bu devrim, milyonlarca arama ile ödüllendirildi. Dönemin ünlü radyo programları ile yarışan bir dinleyici kitlesine sahip ‘Dial -A- Poem’, şiiri yazılı basının egemenliğinden kurtardığı gibi, daha önce şiirle karşılaşmamış pek çok insanı da şiire dâhil ederek evrensel bir yarar sağlıyordu. Sisteme gösterilen ilgi karşısında şaşkın düşen Giorno, sürekli katlanan aramaları karşılayabilmek için büyük müze ve sanat galerilerinin hatlarını dönüşümlü olarak kullanmaya başladı. 14 şair ile açılan ‘Dial -A- Poem’,  kısa süre içinde 100’ü geçkin şairin kayıtlarını yer verecekti. ‘Dial -A- Poem’ projesinin en önemli özelliği ise, hiçbir sansür mekanizmasına maruz kalmamasıydı. Sanatı kültürel dolaşıma sunan alanlar arasındaki hiyerarşiyi kaldıran Giorno, Vietnam Savaşı ya da eşcinsel hakları gibi dönemin tartışma konuları hakkında şiirler yayınlamaktan çekinmiyordu. Ulaştığı geniş kitleler sayesinde ölçülebilir bir toplumsal reaksiyon yaratabilen şiirler; anarşist, kışkırtıcı ve cesurdu. Giorno’nun vahşi fikirleri, şiir için gereken revizyonu başlatacak somut çalışmalara dönüştüğü kadar, içinde bulunduğu dönemin gerek şiirde, gerekse toplumsal algıda bıraktığı izleri belgeliyordu. 60’lı yılların özgürlükçü havasıyla bütünleşen yıkıcı heyecan, içerikte yakaladığı ayrıksılığı biçimsel özelliklere de yansıtıyordu. Daha sonraları ‘Slam Poetry’ ya da ‘Performance Poetry’ adını alacak akımlara önayak olan ‘Dial -A- Poem’; şiiri kitleselleştirmesinin yanı sıra, biçim ve içeriğe dair yeni bir dönemi de müjdeliyordu. Tüm bu parçalar bir araya getirildiğindeyse, önümüze büyük bir resim çıkıyordu. Eşcinsellerin hak mücadelesinden, Amerikan emperyalizminin köklerine kadar pek çok tarihsel olayı kapsayan bir dönem, John Giorno tarafından lirik bir şarkı gibi kaydedilmiş ve o dönemin ateşini gelecek zamanlara hiç bozulmadan saklamayı başarmıştır.


 Şiirin ve müziğin sınırında
‘Dial -A- Poem’in yarattığı başarıyı farklı bir deneyimle sürdürmek isteyen Giorno, 80’li yıllara gelindiğinde, şiir okumalarının ikinci yarısını oluşturan müzik üzerinden bir çıkış yakalamayı deneyecekti. Bir önceki on yılını bar performansları ve Tibet Budizmi doldurmuştu. Yavaş yavaş şekillenmeye başlayan ‘Queer Teorisi’ni destekleyen şiirler ile New York’un gece hayatı ekseninde eşcinsel haklarından bahseden Giorno, geri kalan boşlukları Uzakdoğu öğretileri ile tamamlıyordu. Kendini tekrar etmeyi sevmeyen şair, söz konusu yeni fikirlere ait şiirlerini tamamlayan bar performansları sırasında tanıştığı müzisyenler ile birlikte çalışmaya karar vermesiyle birlikteyse, telefonu meşgule aldı.Giorno’nun yeni heyecanı, şiir okumalarından oluşan albümler hazırlamaktı. Zamanla ünlü müzisyenlerinin de dâhil olduğu bir ‘stüdyo’ halini alacak olan bu yeni proje, ilk örneğini 1972 yılında sundu. Dört yüze ayrılmış bu ilk albüm, bir güç gösterisi gibi, döneminin en önemli şairlerinin şiir performanslarını dijital olanaklarla belgeliyordu. Beat kuşağı içerisindeki en önemli kadın şair diye isimlendirebileceğimiz Anne Waldman’dan, artık pek fazla ismini duymadığımız bir diğer Beatnik Ed Sanders’a kadar pek çok şaire yer veren albüm; teknolojik dokunuşlarla şekillendirilmiş bir ‘seçme şiirler’ kitabını andırıyordu. Giorno, şiirin yazıya sıkıştırılmasına karşı verdiği savaşta silah değiştirmişti ve artık her zamankinden daha tehlikeli ilerliyordu.1980’lere kadar pek çok albüm yayınlayacak olan  ‘Giorno Poetry Systems’, mevcut şiir okumalarının kaydını dijital ses sistemleri arayıcılığıyla tutmaktan öteye gitmek içinse, müzisyenlerle birlikte çalışacağı zamanı bekledi. 1978 yılında piyasaya sürülen ‘Big Ego’ toplaması, şiir tarihinin en ilginç buluşmalarından birini örneklerken, ‘Giorno Poetry Systems’ adına daha kalabalık bir süreci işaret ediyordu. Bir punk müzik efsanesi olan Patti Smith ile daha sonraları müzik adına oldukça önemli işler kotaracak Laurie Anderson ve Philip Glass’ın birazı şarkı, birazı enstrümantal müzik, birazı da şiir okumalarından oluşan ilk dönem işlerini içeren ‘Big Ego’; şair ile müzisyen arasındaki gizli uyuşumu belli eden bir ön-kabuldü: ‘Big Ego’yu takip edecek her albüm, en az iki müzisyeni içeriğinde bulunduracaktı. Blondie solisti Debbie Harry, avangart sanatçı Diamanda Galás, Sonic Youth veya Husker-Dü gibi post-rock alanına ait müzik grupları gibi pek çok ismin katılımıyla genişleyen ‘Giorno Poetry Systems’, bu ‘açılımdan’ yararlanarak şiir okumaların niteliğini tamamen değiştirecek çalışmalar üzerine yoğunlaşmaya başladı. Eğer şiir çeşitli duyguların estetik dışavurumu olarak tanımlanacaksa, bu dışavurumu şekillendirecek öğelerde de seçici davranılabilirdi. Giorno ve diğer şairler, şiirlerini bütünleyecek melodilerin niteliği konusunda sınırları denemeye karar vermişlerdi.John Giorno - William S. Burroughs - Laurie Anderson birlikteliyle kotarılmış 1981 tarihli ‘You’re The Guy I Want To Share My Money With’ isimli albüm, şiir okumasının –o zamana kadar ki- en uç örneğini temsil ediyordu. Her zaman bir şair kadar iyi sözler yazsa bile, bu sözleri, sonuç olarak, bir şarkı için yazdığını söyleyen Laurie Anderson; bu albümden sonra, deneysel müziğin en garip isimlerinden biri olmaya doğru ilerlese de, bu albümdeki varlığıyla, mevcut şiir kayıtları arasında büyük bir sıçrama yarattı. Hazmı zor sesler ile şizofren bir söz diziminin bir arada kullanıldığı Anderson okumaları; ‘tuhaf’ tanımının her türlü özelliğini tam anlamıyla karşılıyordu. Albümün diğer iki yüzünü dolduran Giorno ve Burroughs ise, Anderson’dan aldıkları ilhamla, daha ayrıksı vokal performansları denemeye başlamışlardı. ‘You’re The Guy I Want To Share My Money With’in kardeşi diyebileceğimiz, aynı yıl içinde yayınlanmış ‘Who You Staring At?’; müzisyen Gleen Branca’nın 16 dakikayı aşan enstrümantal parçası ile iki uzun John Giorno okumasını içeriyordu. Bu iki albümün ortak özelliği, öncesiz ve sonrasız olmalarıydı. Albümler peşi sıra dinlenildiğinde, söz konusu çalışmaları tamı tamına karşılayacak herhangi bir yargıda bulunulamıyordu. Şiir veya müzik veya ikisi bir arada; mevcut estetik değerlerin yayılımcılığından kaçan uçuk fikirler, en uzak olasılıklarda yeni gerçeklikler arıyordu ve bu amaç adına sergiledikleri çaba, bir arada düşünülemeyecek değerlerin yaratabileceği sarsıcı uyumu kanıtlıyordu.

Telefon kablolarının üzerinde uyuyan bir aziz
‘Giorno Poetry Systems’, 1989 yılından beri yeni bir albüm yayınlamıyor ya da artık telefonun öbür ucunda şiir tarihinin en iyi şairlerinden biri beklemiyor. Büyük bir hızla gelişen teknoloji, varoluşuna temel oluşturduğu pek çok öğe gibi, ‘multimedya şiir’ diye tanımlayabileceğimiz çalışmaları da kendi geçmişi içerisinde oldukça geride bıraktı. Telefon hattı üzerinden şiir dinlemek ya da sevdiğiniz şairlerle dolu bir albüm satın almak, şimdilerde çok fazla şaşıracağımız bir durum değil. Yine de, bu yenilikleri gerçekleştikleri dönemlerle kıyasladığımızda, ortaya çıkan hesap, şiir adına etkin bir süreci ifade ediyor.  Öyle ki, bu süreç boyunca aktif kalmayı başarabilen ivme, bir dönemi yansıtan pek çok değeri yazılı basının hiyerarşisinden kurtararak, zamanımıza kadar taşımayı başarıyor. İşte tam bu noktada, John Giorno’ya büyük bir teşekkür borcumuz var. Ona sunulan dar alanı reddedip elinden geldiğince fazla yüzeye dokunmak isteyen ve bu isteğini şiire dönük ortak bir kaygıya dönüştüren Giorno;  kazandığı başarıyı diğer şairlerle de paylaşarak, şiirin yakın tarihini en fazla etkileyen isimlerin arasına yerleşiyor. Neredeyse 50 yıl önce başlayan bir amaca hizmet eden onlarca ses kaydı; şiirin zaman içerisindeki gelişimini belli ettiği gibi, şiirin diğer kültür öğeleri ile birlikte neler yapabileceğini kanıtlıyor. Giorno’nun şiire kazandırdığı yeni anlamlar, şiir ile modern dünya arasındaki boşluğu doldurarak aradaki zaman farkını yok ediyor. Giorno sayesinde bize ulaşan gerçeklik, bir bakıma da, şiir duyarlılığın büyük bir kısmını oluşturan yakınlık duygusunu geliştiriyor. Şairin ulaşılmaz ve sakınımlı kimliğini kırıp, abartılı bir heyecanı üzerine geçirmesini tetikleyen Giorno; kendi şiirini gölgelemek pahasına, bir tür şiir azizini temsil ediyor. Bu aziz ses sistemleri arasında dolaşıyor ya da telefon telleri üzerinde uyuyor ve dahası, arkasında bıraktığı kocaman bir arşivi sizinle paylaşmak için hiçbir bağlılık beklemiyor.

Fırat Demir
Sıcak Nal 1 / Mart - Nisan 2010