08 Ekim, 2008

Çok Parçalı Bir R.E.M. Konseri Yazısı

Dikkat: Bu yazı bir origami, katlanmalı.

Arada sırada birileri blog üzerinden bana ulaşıyor; rahat olanlar işi hiç uzatmadan, biraz da utanmadan, messenger'larına ekliyorlar, berikiler ise daha kibar, Türkçe'si düzgün ve resmi mailler yollayarak konuşmaya çalışıyorlar. Genelde aynı mesele üzerine eğilerek ve bu meseleyi çeke uzata sürdürüyoruz iletişimimizi; ''daha çok gençsin'' diye başlıyor, devamı gözlersek biz çağırmadan o kendiliğinden geliveriyor gelişiveriyor, hatta yaşadışı işlere kadar uzayabiliyor. Yani ki beni de okuyanlar var ve iki aydır cevap bekliyorlar.

İki aydan öte bloga küsüm. Bana acımı hatırlatan bir arkadaşa küsmüş gibi hem de. Kendinden kaçmak denirse buna, kendimden kaçtım, blog arkamda kaldı. Kimi zaman kendinden kaçman gerekebiliyor, öyle olması lazım; lazım ki aynaya ya da yazdıklarıma baktıkça rahatsız oluyordum. Evet, benim yazım ayna işlevi görür. O yüzden kağıt rutubetlenebilir, mürekkep solabilir. Yansımamız bizden ve varoluşumuzdaki gerçekten kopamazken, onun bozulmalarını yadsımak anlamsız. Hem aynaya bakar gibi yazmak bazen çözülüp yeniden bütünlenmenin kolay yolu olabiliyor. Sonuçta, göğe de ayna tutabiliyoruz.

Artık yazımda yeryüzü bilgisi yansıtmak istiyorum. İmaj denileni tam olarak kavramak içinse şart olan sağlam gözler, başka birşey değil. Diyorum ki; ''Neden artık yazmıyorsun?'' mailleri yollayanlara diyorum ki; bakışımı kısmam gerekti. İmajın dipkara netliği gözlerimi yormuştu.

Göz görmeyince kalem yazmaz. Bir daha çeviriyorum. Göz görür ama her gördüğünü yazarsa kalem dayanmaz. Ayna: Işığı yansıtan sırlı cam. Işığımı da, sırrımı da kaybettiğimi düşünüyordum.

Kayıtlar 1:

'' ...Yazı yazmıyorum. Bunun iki sebebi var. Biri, yazdığım en güzel yazıların, sana yazdığım yazılar olması. Onlara öyle özen göstermiştim ki, diğer yazılarımın baştan savmalığı beni ürküttü. Sonuç olarak, sana yazdıklarımı yaktım, diğer yazılarla eşit olmalıydı, eşit değildi diye yakılmalıydı. Sana yazdım, dedim ama o kağıtlar sadece senden bahsetmiyordu. Senin bana verdiğin güvenle kaleme aldığım şeylerdi; öyküler, şiirler... Yazı yazmaya ara vermemin diğer sebebi ise, yaza yaza yaz geldi derler ya, onun tersi: Yazmadım yazmadım yaz bitti. ''

Kayıt sonu.

Bu mesele uzar da uzar. Şimdilik sakinleşip nefes alıyoruz ve daha eğlenceli bir konuya geçiyoruz, dediydim, origami,,,

R.E.M. Konserine basın sıfatıyla ücretsiz bilet bulduğumu ve biletlerin ne kadar pahalı olduğunu defalarca tekrarladım aileme. Lafı maddiyat kısmını açıklamaya başlayarak açmak, yolu tıkayan koca taşlardan en büyüğünü sıkıştığı yerden çekip çıkarmak demekti. Öss korkusunu benden daha yoğun yaşayan ailem ise, yol bir kere açılırsa ben bu yoldan dönmem sandıklarından, bahane aramaya devam etti. Kuruçeşme, oturduğumuz Bahçelievler'den oldukça uzağa düşüyor ve uzaklık; korkutucu olabileceği gibi, yıldırma için iyi bir gerekçe. Pedagoji'de ne derler (Ne derler S.? Sen bilirsin) bilmiyorum ama, bazen anne-babalar çocuklarını tanımamazlıktan gelmeye çalışıyorlar. Doğduğundan beri dikkafalı bir çocuğa uzaklık herhangi bir olumsuz anlam çağrıştırmaz ki, olsa olsa çetin macera sanıp heyecanlanır. Hem artık gece otobüslerinden geçme başladı, geceden bir geçtin mi her durak karanlık.

Ailem benden korkuyor. Bu korkularının nedeni belki ilk çocuk olduğumdandır, belki de evin büyüğü benim diye otorite pratiğini bende sağlandığındandır, bilmiyorum; ama korkularından dolayı beni saklama gereksinimi duyduklarını ve dikbaşlılığımdan ötürü kendilerini belli bir katılığa zorladıklarını kendileri de söylerler. Onları seviyorum, bazen onlara hak verdiğim oluyor, yine de, çocukluğumdan kalan kimi kural ve değerler artık işe yaramıyor, kulağımdaki delik yüzünden ana kuzusu olduğum dönemler geçti. Bir zaman muhtaç olduğum özel ilginin hala sürmesi gerektiğini sanmaları ve bunu deli gençliğime bağlamaları, beni gerçekten düşündüklerini gösterse bile; bazı fikirleri üzerimde uygulamadan önce bana danışmamaları ve kendime ait kimi alanlara, bu alanların benim için taşıdığı öneme saygı göstermemeleri, onlar yararıma yaptıklarını sanıyorlar ama, aramıza gerilim katıyor. Aşamadığımız kimi konularımız yüzünden, bir türlü tartışmaları bitiremiyoruz. Gece geç vakitte bitecek konserler de artık eskittiğimiz fakat sonlandıramadığımız konulardan biri. Ailemi uzaktan seyrederken, bu konuya olumlu bakmalarıne engel olacak şeyin, yaşanmamışlıktan kaynakladığını görebilmem yüzümden her defasında kendimi savunabiliyorum. Yalnız, anne ve babamın karşılıklı kararları, üst üste yığılmış fikirlerden oluştuğu için, farkındalığımın önemi kalmıyor. Babam yapı olarak dramatik çıkışlara saklanmayı severken, annemin eminsizliği, beraberce bir karmaşaya doğru sürüklebiliyor.

Böylesi anlarda susup onların suyuna gitmenin mantıksızlığını daha yeni kavradım. Zemine dökülen benzinle oluşturulmuş bir çemberin orta yerinde ufak bir ateşin yanmasına izin vermek zorunda kalmaya benziyor çünkü. Böylesi anlarda benzini sen tutuşturmalıymışsın. Zaten gerilim denen şey anca yıkımdan sonra sükuta evrilmiyor mu? Neyse ki dilim çakmak taşı ve konuştukça kıvılcımlar çakıyorum etrafa.

R.E.M. konserinden bir gece önce ailemi yakmıştım, rahattım. Dershaneden çıkıp gazeteye gittim önce. Saat 3'ü geçiyordu. Ayyuka ve Spiritualized'ı merak etmediğimden, Mor ve Ötesi'ni de önemsemediğimden T. ve S.'nin işlerini bitirmelerini beklemeyi sorun etmedim; onlar da çok uzatmadılar. Akşamüstü hep beraber çıktık. S. konsere gelmiyordu. Yine de, yol boyunca bizimle yürümek istedi. S. yol boyunca eşlik etsin diye arkadaş olabileceğiniz birisi. İstanbul'a dair çok fazla anı ve bilgiye sahip, her önemli yapı ve mekana ait hikayeleri var. Bu yüzden de onu hep yanyana kaldırımda yürürken hayal ediyorum.

Karaköy otobüs durağına doğru ilerliyorduk.

Kumbaracı Yokuşu'na bağlanan sokakların birinin önünde durdurdu bizi S., çantamı eve bırakmam lazım, dedi ve beni kolumdan tutup sokağın öte yanına götürdü, evi, yokuşun üzerindeki sokaklardan birindeydi, hemen vardık, ilk kattaki dairesi için merdiven tırmandık birkaç, elindeki çanta yüzünden anahtarı bana uzatıp kapıyı açmamı söyledi, dediğini yaptım, içeri önce ben girdim, ardından o, kapının arkasına bıraktı çantasını, bana sarıldı, çok hızlı gerçekleşmişti ama bunu bekliyordum, ayağımla çantayı köşeye itip yine ayağımla kapıyı kapadım, bana sarılıyordu, sarılmasını istemiyordum ama istiyormuş gibi yaparak kollarımı onun boynuna doladım, saçları elime geliyordu, ona sarılırken dümdüz durmak istemedim çünkü dümdüz durursam sadece sarılmış olacaktım, onu sağa sola doğru iterek belli bir hareket kazanmaya çalıştım, bunu beş on defa tekrarladım, böylece eğleniyordum da, sarılmadığımı düşünüyordum, sadece sarılmamıştım, dans ediyordum, bu bir danstı, hayır, sarılmıyordum, S.'nin elleri belime sabitlenmişti, onunla dans ettiğime inandırmaya çalıştım kendimi, S'nin elleri yüzümdeydi,

Biraz sonra tekrar dışarıdaydık, durağın önünde bizi bekleyen T.'i telefonla konuşurken görünce, demin yaptığımızı saklayacağını bilerek S.'ye gülümsedim. T.'nin yanına vardığımızda, T. de telefonunu kapatmıştı. T. telefonunu kapayınca otobüs önümüzde durdu, birbirimize birşeyler söylemeye zaman bulamadan otobüse bindik, az gittik, yine sessizce otobüsten indik, Beşiktaş trafiğinden sıkılıp yürümeye karar vermiştik. S., karşımıza çıkan ilk yapıya bir hikaye yapıştırdı. S., hikaye anlatmayı gerçekten seviyordu. Ben, bazı hikayeleri daha önce bilsem de, hikaye dinlemeyi sevdiğimden iyi bir dinleyici olabiliyordum. T. ise yol hikayelerini iyi bildiğinden artık sadece uçakları izliyordu.

Kuruçeşme'ye kadar bizden ayrılmadı S. Arena'ya yakın bir yere kadar bizimle geldi, ardından, bizi terketmesiyle, az önce yürüdüğü yolları tekrarlamaya başladı. Uzun süre bu tekrar boyunca içinden geçecekleri tahmin etmeye çalışarak onu izledim. Hava kararmıştı. Boğaz'ın yaydığı metal parlaklık karanlığı belirgin kılıyordu. S. gözden kaybolmadan önce pantolonunun paçasını çekiştirdi, gördüm. Acaba tekrar dans eder miyiz?, diye düşündüm. İçimden bir ses, bilmiyorum, dedi, duydum.

İçeri girdiğimizde Mor ve Ötesi hala sahnedeydi. Bana bilet ayarladığı için T.'e bir kere daha teşekkür etme gereği hissettim ve onun kendine dair geliştirmesini umduğum kimi yenilikleri gözlerindeki sağlıklı ışıktan görebildiğimi hissettim. Konuşa konuşa alanı dolaştık birkaç defa. Denizin güzelliğini, İngiltere planlarını, S.'yi ve Ece'nin nerede olabileceğini konuştuk. Ece'yi arıyorduk aslında. Ece sessizce Mor ve Ötesi'ni izliyordu, biz onu bulduğumuzda. Sıkıldığı belliydi. Bu yüzden ve onu neşelendirmek için ve uzun süredir görüşmediğimizden, gidip koluna girdim. Tanımadı beni. Ardımdan gelen T.'le birlikte düşününce, anımsamış olacak ki, halimi sormaya başladı hemen, ilgimin cevabını ve karşılığını verdi. Karşılaşmamıza sevinmişti, ya da sevinmiş gibi yaptı. Biraz sohbet ettikten sonra, bira almak için arkalara doğru yürüdüm. Mor ve Ötesi hala çalıyordu.

T. ile biralarımı alıp tekrar Ece'nin yanına dönerken, sesli bir ses duyduk ama anlayamadık, sanki birileri, birden fazla tonu içeriyordu ses, bizi çağırıyordu. Yolumuza devam ederken, o ses ayaklanıp yanımıza şahsiyetleriyle birlikte geldi; T.'in eski arkadaşları, benim de T. sayesinde, bundan yaklaşık iki sene önce tanıştığım Pınar, Selda ve Serdar birden karşımızda belirmişti. Hemen geçen zamanın önemli bilgileri paylaşıldı, heyecanla birbirimize birşeyler anlatıyorduk. Pınar, herkesin hayatında varolması gereken mantıklı ve eğlenceli insanlardandır; onunla konuşmak, hatalarının karikatürünü okuyormuş gibi rahat bir biçimde kendini sorgulayabileceğin bir alıştırma gibi ilerliyordu. Selda, güzelliği ve tatlılığıyla samimiyeti kolaylaştıranlardandı. Serdar ise sandığımdan daha sevimli ve tamamen iyi niyetli çıktı. Üçü de güzel insanlardı. Gece boyunca birlikte olacaktık.

Konser araları, sivil toplum örgütlerinin bilgilendirmesiyle geçiyordu. Ünlülerin kağıttan okuduğu yapay bilgiler, sivil toplumun Türkiye'deki komedisini yüzüme tuttu. Tam da adamına yani. Ben sivil toplumun veya sivil alanın demokratik ülkelerde varolabileceğine inandığımdan, meseleye tersten ve olumsuz bakan biriyim, ne yapayım?

Pelin Batu, ilkokul etkinliğini andıran kağıttan okumasını bitirip sahneyi birazdan dolduracak R.E.M. için terkettiğinde, Ben T. Serdar Pınar Selda, önlerde yer arıyorduk. Sohbete dalmaktan yer kapmayı unutmuşuz. Basına ait bir alan olsa, oraya sızdıracağız onları da. Arenayı birkaç sefer turladıktan sonra, ortalarda net ve açık bir yere razı olduk. Sahneyi rahat görebileceğimiz bir yerdi ve etrafımızda beş altı adamlık boşluk vardı. O boşluğu gece boyunca dansımla dolduracaktım.

''Üç ya da dört sene önce, aileme arkadaşımın doğumgününde olduğumu söyleyip, Şişhane üzerinden Galatasaray'a çıkmıştım. Boğazkesen Caddesi'nden, o zamanlar bu caddenin adını ve nereye çıkacağını bilmiyordum, aşağıya doğru yürürken, alt ve üst caddeleri bu caddeye bağlayan merdivenlerin birinde, merdiven kolları üzerine oturmuş birini gördüm. Kış havasıydı. Benim üzerimde beyaz şişme mont, onun üzerinde ince ve şık yağmurluk vardı. Bu havada böylece üşünmez mi, diye düşündüm, ardından kafamı tekrar önüme çekip beni Eminönü'ne çıkaracağını umduğum yola devam ettim. Birkaç adım sonra, ayaklarım kendiliğinden duruverdi. Montumun cebine yerleştirdiğim cd-çalarla uğraşıyormuş gibi yaptım. Cd-çalar kuzenimin hediyesiydi, kuzenim hediyenin yanında birde karışık cd vermişti. Cd'yi çıkarıp tekrar takarak zaman kazanmaya çalışıyor; garip bir istekle, başımı geriye çevirip merdiven kollarının rengini dahi aklımda tutacak dikkatle etrafı gözetlemek istiyordum. Ayakkabılarımın bağlarının çözülmüş olduğunu farkettim; ayakkabılarımı bağlamak için arkadamki apartman kaldırımına dönünce, yeniden onunla gözgöze geldim. Bu bir iletişim yoluydu ve bu sözsüz iletişimi sürdürebileceğimi, böylesinin yeterli olacağını biliyordum. Yine de, birbirine karışan adımlarla merdivenlere doğru yürümeye başladım. Ona yaklaştıkça daha yavaş hareket etmeye özen gösteriyordum. Basamakların birinde yanyana geldik. Kulağımda bir müzik çalıyordu, yabancı bir müzik, galiba çalan R.E.M.'di. O zamanlar daha yeni dinlediğim şarkılardan biriydi, büyük ihtimal kuzenimin sevdiklerinden biri. Müziği kapatıp, sırf konuşabilir miyim diye merak ettiğimden, Eminönü'ne nasıl gidebileceğimi sordum, sesim yıpranmıştı sanki. Eliyle caddenin sonundan sağa doğru ilerlemem gerektiğini gösterdi, sağa doğru dedi, hatırlıyorum.''

R.E.M. ilk karşılaşmam üç ya da dört sene öncesine dayanır, müziği çekme cd'lerden dinlediğim zamanlara. İlk tutulduğum şarkıları The One I Love'ıydı, fayırrr diye bağırmasını uhrevi bulmuş, kelime anlamını o zamanlar bilmesem de, önemli birşeyler söylediğini hissetmiştim. Konseri açan şarkının 'The One I Love' olmasını da bu yüzden istiyordum. Açılış yeni albümden 'Living Well Is The Best Revenge' olunca, pek üzülmesem de, güzel bir tesadüfü kaçırdığımı bilmenin ötürü olsa gerek, şarkıya katılmayıp sadece bekledim. İkinci şarkı 'So Fast, So Numb'What's the Frenquency, Kenneth?' ise beni kendime getirmeye yetti. Michael'ın geceyi nasıl dolduracağını belli ettiği dansıyla, ben de yavaş yavaş kendimi kontrol denen sıkıcılıktan kurtarıyordum. Ardından 'What's the Frenquency, Kenneth?' gelince, benim gecem de bana geldi, bana bir dans geldi ki tüm gece gitmedi. 'Drive'ın tik-tak'larına bile coşkun hareketler sığdırabiliyordum.

Michael bir ara lafı Obama'dan açtı ve açıkcası, Obama üzerine zaman kaybetmek pek hoşuma gitmedi. Ben bu Obama heyecanını anlayamıyorum. Amerika'nın başına kim gelirse gelsin, ne değişir ki?, Amerika'dan bahsediyorsak. Hatta Hilary Clinton'ı destekliyorum, birilerini desteklemem gerekirse. O kadının salak bir imajı var en azından ve bu olumsuzluk, olumsuz Amerika'nın prestiji için ve bizler için eğlenceli bir eksi olabilir.

Neyse ki Michael Stipe sahnesini daha çok önemsiyor, lafı uzatmadan dansına döndü. Michael dansı demişken, Michael, Brett Anderson ile aynı dans ritmini tutturduğundan, bana hiç yabancı gelmeyen hareketlerdi bunlar. Konseri izlediğim yerden ona eşlik ettim. Arkamda kalanlar kalça salllamamla Michael'ı taklit ettiğimi sanmış olabilirler. Hayır, ben bunları Suede'den öğrendim.

Pınar Selda ve Serdar benden bir metre kadar öndelerdi ve kendi hallerindelerdi. T., yanımdaydı ya da aklı hala uçaklardaydı. Kendimi yalnız ve serbest hissettikçe, dans etmekten duyduğum çekinge tükendi. Gitar sololarını kıvraklığımı sınamak için dikkatle dinliyor, aynı anda, uyum adına kalçamı ve ellerimi sallıyor, şarkıların coşkulu yerlerinde ayakkalarımı daha geniş alanlara yayıp, etrafımı havada yarattığım kesiklerle sürekli belirterek, benzer hareketleri peşisıra takip etmeye çalışıyordum. Zaten konser, hava ile serbestçe oynayabilmek içindi. Çevirdiğim ellerimle havada asılı kumlarda hareket izleri bırakıyordum sanki. Cisimsiz yılanlar çiziyordum.

'Electrolite' sakince dinlenmesi gerekilen bir şarkı olduğundan, bu fırsatı kullanıp, çevremdeki insanları inceledim. Bir kısmı şarkıya eşlik ediyor, bir kısmı da yanındakiyle sohbet ediyordu. Zaten konser boyunca bu ikinci grubun murmurları bir türlü sonlanmadı. R.E.M. dinleyicisinin zayıf kısmını tanımlayan grup, genel seyirci performansını vasat kılmaya yetiyordu.

Bu seyirci kitlesini yere seren Michael Stipe, tahmin ettiğimden daha iyiydi. 'Electrolite' ve 'Sweetness Follows'un ardına sakladığı 'Bad Day'in inanılmaz yorumuyla kayıdı aşan bir netliği vardı. Benim için devleştiği an ise, önlerden birinin dileğini kırmayıp 'Nightswimming'i çalması oldu. 'Nightswimming', bilen bilir, benim en sevdiğim şarkılardandır. Konser öncesi incelediğim playlistlerin hiçbirinde görememem, beni çok üzmüştü, hatırlıyorum. Tabii, introsuyla birlikte su yerine denize akmam bir oldu. Şarkıyı söylerken sürekli gözlerim denize dönüktü. Çocukken suların sesleri akıntıyla beraber taşıdıklarına inanırdım. Bu yüzden de, Malatya'da gördüğüm her nehire adımı fısıldardım. Sular akıyor, geçen geçiyor ama, burukluk hiçbir dalgaya karışmıyor. İçimde konaklayan burukluk yüzünden, biraz da şarkının etkisiyle ve manzaradan ötürü, vücudumu bir ev gibi hissettim bir an. Kapıların çarpılarak kapandığını duyabiliyordum. Bu duyumları 'Nightswimming'in hüzünlü söyleyişine eklemek için, şarkıyı denize bakarak söyledim. Belki sesim Çanakkale Boğazı'na kadar ulaşır, diye düşünüyordum.

'I'm Gonna DJ' ile neşeme ve dansıma geri döndüğümü farkettiğimde, R.E.M.'i neden bunca sevdiğimi de tekrar anlamış oldum. R.E.M. her alanı dolduracabilecek güçteydi ve kafamı denizden sahneye çevirebilmem için, ancak böylesi bir müzik gerekiyordu. Ancak böylesi yoğun bir geceye alışkın olmadığımı hissetmeye başladım. T. iyice belirginleşen neşesiyle yorgunluğumu aldırmayı kendime yakıştıramıyordum. Bis'e az kala, Pınar ile sohbetlere dalarak biraz güç topladım. Konser abartısız bir görkemle ilerliyordu.

Kısacık bir aranın ardından sahneye döndüklerindeyse, önce yeni albümün ilk single'ını çaldılar, bu ortalama şarkı, aslında büyük bir geçişin kasıtlı belirlenmiş öncüsüydü. Tüm kalabağın kendinden geçtiği an: 'Losing My Religion'. Bu şarkının popülerliğine ses çıkaramayız, tek bu şarkı için bile konsere gelenlere lafım yok. Yine de, seyircinin tüm enerjisini tek şarkıya saklamalarını biraz bencilce buldum. Yanımdaki kız, şarkının introsunu duyunca, inanmıyorum, diye çığlık attı, sanki çalmayacaklarmış gibi. 10 bin insan hazır ve belirgin bir mutluluk üzerine şaşırma taklidi yaptık. Şarkının mükemmeliğinden önce, şaşılacak başka birşey vardı, Michael yine kaydı aşan bir performans sergilemişti. ''That was just a dream '' diye herkeshepbirağızdan bağırırken, ben yine bakışımı denize döndüm ve içimden üç kere, Sudan Aziz Sevgilim Sudan Aziz Sevgilim Sudan Aziz Sevgilim, diyerek iman ettim.

(Konser delta bölgesiydi; önce kendimizden geçip geceye karıştık, sonra yavaşca dibe çöküp gecenin döküleceği yere biriktik.)

Gecenin son şarkısı 'Man of the Moon'a kalamadan konseri -biraz erken- terkettik, T. ile. Eve dönerken, sırasıyla, otobüse, metroya, metrobüse ve taksiye bindim. Tüm bu yolculuk toplam bir saat sürdü. Bizim evin sokağında, sokağın başında bir dükkanın patlak borularından sızan suların oluşturduğu birikintide yorgun yüzümü gördüm. Su, gecenin tüm şarkılarını mırıldanıyordu.

--------------

R.E.M. - Nightswimming
R.E.M. - Losing My Religion
R.E.M. - I'm Gonna DJ
R.E.M. - Bad Day

--------------

3 yorum:

Adsız dedi ki...

ne yasımı siliyon aq

Ezgi dedi ki...

what if you did? what if you walk?
what if you tried to get off, baby?


yaaaaaaaaa...

mutlu prens dedi ki...

eşcinsel bir deneyim