05 Temmuz, 2007

Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?

Geçenlerde bir arkadaşımla Oscar Wilde ile Charles Dickens’ı karşılaştırıyorduk; hangi tarafı daha değerli kıldığımı anlamayan gözüme gözükmesin, yani. Wilde’ın ‘laf ebeliği’, Dickens’ın gerçekçiliğine göre daha ağır, daha süslü ya; sevmiyor işte beri taraf. Pırıltı gözünü kamaştırıyor herhalde, fazla mı iddialı oldu bu söylediğim? Takdiri size bırakıp belirtmek istiyorum; ben, her cümlesine farklı anlamlar yüklenmiş/şiirsel bir dille kendi içinde epikleşmiş/felsefeyi öğretmeyip okuyanın zihninde yaratan kitapları seviyorum. Pek alakası yok ama Perihan Mağden’in son romanı ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ bittiğinde sıraya bu tarz bir kitap koydum; Sartre, Blake, Wilde filan okuyasım geldi.

Bir kız var; yazarın değimiyle ‘kurban.’ Bir anne var ki saykonun Allahı, o derece. Anne-kız ilişkisi yani; tabi en kurgusundan. Öyle ya; kızın kendisini zincirlediği güzel annesi aslında elini kana bulamaktan çekinmeyen, geçmişinin miraslarıyla lanetlenmiş bir katil. Heyecanlı görünüyor okumayanlar için, değil mi? Evet diyorsanız, true crime seviyorsanız, aradığınız sürükleyici bir romansa hemen kapın bir baskısını.

Tamam, hızla akan bir kitap, sizi de peşinden sürüklüyor. Ne güzel. Hızlı ya, beklentilerinizde artıyor. ‘Çakı gibi biter bu kitap’ diyorsunuz içinizden ya da çok şey kazanacağınızı ümit ediyorsunuz. Fakat tıknefes bitirdiğiniz roman, harcadığınız enerjiye değmiyor açıkçası. Çünkü…

Bir kere, havada asılı başlıyor kitap. Kısa paragraflar, vurucu cümlelerden oluşan 4–5 sayfalık bölümler anlatılmak istenenlere yetmiyor. İyi ki toparlıyor kendini, iyi ki hızlanıyor bir süre sonra. Yoksa daha da düşerdi değeri, hayal kırıklığım daha da artardı. Hızlanıyor hızlanmasına ama yeni bir sorunda peşinden geliyor. Aynı şeyler anlatılıyor sanki, bambim de bambim, yani. Neyse, ara ara geliyor bu his, sürekli değil yani, belki sadece ben de oldu böyle. Takılmayalım. Bu yazı da keşke kitap kadar akıcı olsa. Dağıldı konu. Kitabın yüzlü sayılarında olduğu gibi bir toparlanmaya ihtiyacım var; Mağden gibi hızla okumanın verdiği heyecana karşılık bir sona ihtiyacım var.

Hafif bir açlık hissiyle kalktım, doyuramadı. Ne verdin bana, kitap? Sürükleyici dilinle hızlı ilerlettik zamanımı. Yetti mi? Sanmıyorum. Okuduğuma pişman mıyım? Asla. Neden? Eee, böylesine vurucu ve akıcı bir düzende zor ve okunası bir şey, takdir etmeden geçemeyeceğim. Yaz günlerine de uygun hem, aradasırada şaşırttığı da oluyor. Toplumsal düzenin çomakçıları/sahtekarları/kötücülleri, annenin kurbanları, yani iş yerinizde nefret ettiğiniz birini öldürdüğünüzü düşünün, aklınızdan geçmiştir kesin. Perihan Mağden karakterini haklı görüyor, ben de katılıyorum O’na. Senden benden daha hasta, daha cesur bir ruh o kadar. Sevmediğim insanları, günümü zehir eden şoförleri filan öldürmek geçmiştir herhalde içimden.

Olumsuz düşüncelerimi bana dedirten şey? Ney? Hayal kırıklığım galiba. Yani, kendi içinde fena değil aslında. Hem felsefe yapmak istiyorsan git Genet oku, Sartre oku, ne bileyim. Her şeyin yeri ayrı, değil mi yani? ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’nin yeri, şezlongun yanı.

6.5/10

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Ben çok beğenmiştim doğrusu herkese tavsiye ederim Oscar Wilde çok severim zaten

Adsız dedi ki...

Demin yazdığım oscarı perihan mağden yaz olurmu o sayfanda acıktı kafam karıstı :)