Çizgi Roman/Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çizgi Roman/Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak, 2008

Favori Yeni Film

28 Ocak, 2008

Beat Boys

mp3: Suede - Bentswood Boys
mp3: The Smiths - The Boy With The Thorn In His Side
mp3: Belle & Sebastian - The Boy Done Wrong Again

mp3: David Sylvian - The Boy With The Gun

Canki

Charles Bukowski -ya da büyük hetero idealizmi- nefret ettiğim bir yazar. Nefret edercesine sevmiyorum. Allen Ginsberg'e laf attığını duyunca nefret etmeye başladım, öncesinde nefret etmeden sevmiyordum. Bazanın altında iki tane kitabını buldum, hemen sahafa gidip, ikisini verip bir tane William S. Burroughs aldım, üzerine 5 YTL ödedim. Hırsızın Günlüğü'nü çaldığım gibi, Canki'i de aslında junkie olmayan bir yazarın kitaplarıyla takaslamak, kırıştırmamaya çalıştığım kitaplarıma hatıralar yaratmak gibi birşey.

20 Ocak, 2008

Genet&Ginsberg

19 Ocak, 2008

DADA

comingsoon

02 Ocak, 2008

Glamourpuss

Akıl hastası olduğuna inanılan Dave Sim, kendi yazıp çizdiği 300 sayılık ''Cerebus the Aardvark''ı takiben hazırladığı yeni çizgi romanı ''Glamourpuss'' ile dönüşünü planlıyor. Nisan ayında ilk sayısı yayınlanacak ''Glamourpuss''ın ana konusu ise moda. Dave Sim'in bir kadın düşmanı olduğuna da inanılıyor. Kullandığı LSD'ler eşliğinde, 1977 yılında başlattığı ''Cerebus the Aardvark'', bir Conan parodisi olmaktan çıkıp toplumsal sorunlara militanca yaklaşan kurgusal bir yola sapmış, 2004 yılında manyakça bir sonla kapanarak toplam 6,000 sayfayı bulmuştu. Ateist olsa da kutsal kitapları ezbere bilen, komunist bir liberal sayılan, kadınlar konusunda şizofren fakat lezbiyen hareketini destekleyen, uyuşturucu kullanmaktan kafayı sıyıran Dave Sim'in moda konulu bir çizgi romanda neler yapabileceği kestirmek ise bizim hayallerimizin yeterliliği dışında kalıyor.
''Glamourpuss''ın çizgi roman sevmeyenleri bile heyecanlandırabilecek sitesi için buraya tıklamanızı tavsiye ederim.

ekstra:
mp3: Suede - She's In Fashion
mp3: David Bowie - Fashion
mp3: Of Montreal - Suffer for Fashion
mp3: Madonna - Vogue

19 Kasım, 2007

Genet Querelle

Arokarya ağaçlarının yaprakları kırmızı, kalın ve tüylüdür, biraz yağlıdır ve kahverengiye de çalar. Bunlar mezarlıkları süsler; uzun yıllar önce ölmüş, yüzyıllar boyunca, bu hala vahşi ve hoş kıyıda dolaşmış balıkçıların mezarlarını süsler. Bu insanlar kayıkları ve ağları çeke çeke zaten kararmış kaslarını bronzlaştırdılar. O zaman, şimdi unutulmuş ama ayrıntıları pek az değişmiş kıyafetleri vardı: Önü V biçiminde adamakıllı oyulmuş gömlek giyiyorlar, kıvırcık, siyah saçlı başlarına çok renkli eşarp bağlıyorlardı. Yalınayak yürüyorlardı. Öldüler. Parklarda da yetişen bu ağaçlar bana onları düşündürüyor. Şimdi hayalet olmuş bu insanlar şakacılıklarını ve ateşli gevezeliklerini sürdürüyorlar: Onların ölmüş olduklarını kabul ediyorum. 1730'lu yılların bir balıkçısını diriltmenin daha iyi başka bir yolu bulunmadığından, daha canlı yaşasın diye, kayalıkların üstünde güneşe karşı ya da akşamları çam ağaçlarının gölgesinde diz çöküp, onun imgesini hazzıma hizmet etmeye zorluyordum. Br gençle birlikte olmak onlardan ayrılmama her zaman yetmiyordu...
jean genet - hırsızın günlüğü, sayfa 124
Ünlü yönetmen Fassbinder'in 1982 tarihli, Jean Genet'in ''Querelle de Brest'' romanından uyarladığı, romanın ana karakterinin ismiyle hatırlanan filminden bir kare, bu yazıda kullanılan fotoğraftır. Romanın en kararsız, bazen de mutsuz ismi sayılabilecek teğmen, hani şu resimdeki, zor şartlar altında, evinden uzakta sürdürdüğü yaşamında ani hisler duyumsamaya başlar fakat hata yapmaktan korkar, sürekli. Taktir edersiniz ki, gemi içindeki yaşam oldukça dişlidir, teğmenin hataları, hazları oluverir. ''Hırsızın Günlüğü''nden daha yoğun bir erotizm içerse bile, cinselliği sanki günlük hayatımızın olağan bir parçasıymış gibi göstermesiyle, daha sakin okuyuşlar sunan ''Denizci'' de, kurnaz kadınlar ve güçlü erkekler arasında cinayetleri ve aşklarıyla güzelleşen Querelle, ne yazık ki, yaptıklarına sebepler bulmak konusunda biraz beceriksizdir, aklı karışır, teğmen kadar olmasa da. Daha sonradan aynı yoldan yürüyecek bu iki karakter, Genet'in ilk eserlerinde görülen ince bir çekingenliğin sembolü ya, bu kararsızlık, tatlı bir çelişkiye dönüşür. Querelle'nin ve teğmenin paradoksları, daha sonraki eserlerde, büyük bir yücelik duygusu altında ezilecektir.

08 Kasım, 2007

Kureishi
2008'e yetiştirmeye çalıştığı yeni işi 'Something To Tell You' ile, beş yıllık bir aradan sonra roman yayınlayacak olan Hanif Kureishi; geçen sene vizyona giren 'Venus' filminin senaryosunda karşımıza çıkmıştı en son. Olumlu eleştirileri, aldığı ödüller ve adaylıklar ile kutlayan bu filmden önce de, sırasıyla 'My Ear at His Heart' ve 'World and The Bomb' denemelerini ortaya atıp sessizliğe çekilen Kureishi; yaşlanmanın getirdiği olgunluktan olsa gerek, yeni romanında tüm ilhamını Doğu-Batı karmaşası ve İslamiyet üzerine yöneltmiş, sırasını bekliyor.

İngiltere'de doğan, Pakistan asıllı Hanif Kureishi toplumun baskısını sürekli ensesinde hissedenlerden-di. Eserlerinde ırkçılık, pop kültürü, cinsellik gibi konular üzerinde durarak, kendisine ve diğer göçmenlere yapışan 'Paki' aşağılamasını kırmaya çalıştı. 1990'lı yılların en ayrıksı ismi, 2000'li yıllarda romanlarının dışında denemeler, sinema ve diğer aktivitelerle adını sağlamlaştırmıştı. 'War With No End' isimli, geçen aylarda yayınlanan politik toplamada da imzası bulunan yazar, popüler kültüre olan göndermeleriyle kendi dünyasını her daim ilgi çekici kılarken, geniş odasında artık daha sakin. Elli iki yaşında ve 'the Buddha of Suburbia' yayınlanalı on yedi yıl geçti. Britanya'nın en aykırı göçmeni bile yoruldu.

Not: Hala Kureishi okumayanlar, Can Yayınları'ndan çıkan iki romanı (Varoşların Budası, Kara Plak) ve bir öykü derlemesini (Gün Boyu Gece Yarısı), yayınevinin İstiklal Caddesi'ndeki dükkanından, her biri 4 YTL'den satın alabilir. Everest Yayınları'nın bastığı 'Vücut' ve 'Yakınlık' ise büyük kitapevlerinde bulunabilir. Militarizm'in tekrar tavan yaptığı ülkemizde, Kureishi gibi seslerin eksikliği, onun romanlarıyla kapanabilir. Etnik kimliği, cinsel tercihi, sosyal çevresi, ekonomik sorunları ve yalnızlığıyla boğuşanlar, Kureishi ile rahatlayabilir. Mesela, sınıfımdaki ırkçı sloganları duydukça, okulumun tüm duvarlarına kazınan nefret dolu sözleri gördükçe, aklıma Karim geliyor, gülüp geçiyorum. Böylesi güzel etkileri olabilir. Linç kültürünün ezdiği yollarda yürümek sanıldığı kadar kolay değil, Kureishi gibiler biraz daha sabredilir kılabilir, güç verebilir!

16 Ekim, 2007

The Buddha Of Suburbia
Varoşların Buda'sı

1985 yılında 'Benim Küçük Çamaşırhanem' filminin senaryosunu yazarak sesini yükselten, Pakistan asıllı İngiliz Hanif Kureishi'nin ilk kitabı olan 'the Buddha of Suburbia' ya da Can Yayınları'ndan çıkan çevirisiyle ''Varoşların Buda'sı'' hakkında meraklandırıcı birşeyler söyleyebilmek için ne yazık ki yeterli gücüm yok. Öylesine dolu. Pek çok konuya, kötücüllüğünden korkmadan değinebilen Kureishi'nin bu çok yönlülüğü bizleri bağlayadursun; 1990 yılında, piyasaya düştüğünde oldukça sevilmiş ''Varoşların Buda'sı'', edebiyatta zorlamayı sevmeyenler için güçlü bir anıt gibi yükseliyor.

Yazarın etnik kimliğiyle özdeşleşen, Hindistan göçmeni bir baba ve İngiliz bir annenin çocuğu olan ve bize kendi hayatını anlatan Karim; punk döneminin başlarındaki bir genç olarak yoksulluk ve toplumsal sınıf ayrımcılığıyla bilenirken, babası 'New Age Buddha', Eva isimli bir kadının yardımıyla zenginlere seanslar hazırlamaya başlıyor ki Eva'nın oğlu/Karim'in arkadaşı Charlie çok-çok güzel bir çocuk. 'Charlie ile aynı ülkede olmak bile bir doyum.' Fakat bir zaman sonra platonik aşkı Charlie ile kardeş oluyor Karim, babası yıllardır televizyon karşısında durgun hayatıyla hissizleşen karısından ayrılıp Eva ile yaşamaya başlıyor çünkü. Kalacak bir yeri, çalışacak işi olmayan/düzeltemeyecek kadar zayıfla liseyi terk eden Karim istemeyerek babasını takip ediyor. Charlie ise daha sonraları ünlü olacak punk grubuyla Karim'i yalnız bırakıyor, Eva hırsı ve yaratıcılığıyla Londra'a taşınacak gücü toplarken...

Annesinde, yengesinde, Eva'larda, aile dostları Jammie'de yani birden fazla evde takılan Karim, Londra'ya gitmek istiyordu ya; Eva'nın inadı en çok O'nu mutlu ediyor. Londra, genç Karim'e yeni hayaller ve yeni imkanlarla ikram ediyor; Eva'nın yardımıyla tanıştığı bir tiyatro yönetmen sayesinde oyunculuğa başlıyor. Punk giderek yükselirken, Jammie babasının ısrarıyla Changez isimli bir Hintli ile komik evliliklerini yaşarken, ayrılıkla sarsılan annesi kendisini toparlarken, Charlie yeni müziğin simgeleri arasına katılırken; Karim'de daha ünlü bir tiyatro yönetmeni olan Pyke ile çalışma fırsatı yakalayarak kişisel zaferlerini pekiştiriyor. Yıllarca pisliğin ve hakaretlerin içinde büyümüş bu kafası karışık/kırılgan çocuk; birden sanattan anlayan fakat cinsel açından tatmin olmayan insanların uç hayatlarında anlamsızlaştığını hissediyor. Yine de biliyor ki hayatı roller coaster gibi; her şey değişip duracak...

İngiltere'de ikinci sınıf yurttaş olmanın, gençlik sorunlarının, eşcinselliğin/biseksüelliğin, aykırı yaşamların, liberallerin, İşçi Partisi'nin ve daha nicesinin etkisini Karim'in ince mizahlı dilinden aktarıldığı kadarıyla okurken, bahsettiğimden de çok konu ve karakter giriyor araya. Biseksüel Karim'in eskimiş sokaklardan, ahlaki açıdan çökmüş insanlarla tanışmasına kadar uzanan şaşırtıcı hikayesi, körün gözüne parmak sokmayı da ihmal etmiyor. Boş tınlamıyor. Sömürgecilik sonrası İngiltere'nin toplumsal yapısı ve değerleri hakkında düşündürücü tespitlerde bulunan Kureishi; kendi hayatıyla da temellendirdiği kitabında taktir edersiniz ki, kültürü de sömürüyor. Öyle ki; müzik ve edebiyat satır aralarında okuyucuya göz kırpıyor. David Bowie, Jean Genet, Rimbaud, Punk ve New Wave, Kipling ve daha nicesi bu sert fakat ince mizahla şekerlenmiş kitap içine eriyik ama yoğun bir biçimde dağıtılmış. Daha sonraları Irvine Welsh'in kullanacağı kültür alışverişi ve gençlerin üzerinden yükselen dokunuşlar, modern edebiyatın yönünü kontrol ediyor.

1996'da İngiliz dergisi Arena için, Brett Anderson ile yedi sayfalık bir röportaj da yapan Hanif Kureishi; gerçekliğin sınırlarında gezinen karekterleriyle aslında gerçekliğe ne kadar da saygı duyduğunu kanıtlıyor ilk romanı ''Varoşların Buda'sı'' ile; gözü pek gazeteci edasıyla, yaşamın tuhaf noktalarına girip çıkarak, yaşama tutunmaya çalışıyor... Muhakkak Okunmalı.

13 Ekim, 2007

Jamie S. Rich
Taktir edersiniz ki, yazar/çizgi romancı/eleştirmen Jamie S. Rich ile küstahca özdeşleşmem ve imremmem de büyük bir hayranlık yatıyor. Kıskandığımı sanabilir birileri eğer Rich hakkında bilgiçlik taslarsam. Öyle ya; ilgilendiğim tüm alanlara el koymuş, müzik zevkiyle şaşırtmış biri Rich ve we hate it when our friends become successful.

Çeşitli yayınlarda albüm ve film incelemeleri ile etkileyici hikayesine başlayan Rich; Dark Horse Comics'de editörlükle adını duyurduktan sonra, sıra eser vermeye gelince yeni yollardan ilerlemek isteyen bir başka çizgi roman yayıncısı Oni Press'e geçti; artık hem romanlarıyla, hem de çizgi romanlarıyla aynı evde ilgilenebilirdi. James Dean'in ruhuna selam çeken, ismini bir the Who şarkısından alan ilk romanı 'Cut My Hair'; kötü müzik dinleyen, kötü yerlerde takılan, kötü saç kesimine sahip Mason'un öyküsünü anlatıyordu. Yeraltında iş yapan nitenikli yazar ve çizgi romancıların destekleriyle de şenlendi kitap, ortalık şenlendi. Nefes kesen 'Cut My Hair' incelemesi de yakında, burada.

Hoş Manics şarkısı 'the Everlasting' Rich'in ikinci romanıydı,aşkı ve müziği yatağa attı. Bu kitabın karekterleri, 2006 yılında yayına başlayan çizgi roman 'Love The Way You Love' da görünür, çizgi romanın ismi de Suede'den.

Romanlarını bu yazın sonunda 'Have You Seen The Horizon Lately?' -isim bu sefer Geneva'dan- ile üçleyen Rich; samimi duruşu ve kültürel referanslarıyla Hanif Kureishi'nin geleneğini kitaplarının yanı sıra çizgi romanlara da sığdırmakla kalmadı, editörü olduğu yayınevlerinde cesur atılımlarıyla ileriyi aydınlattı. Modern aşkı, modern dünyada yaşayan karekterleriyle steril ortamları gerçekliğe satmaktan hiç çekinmedi, naiflik uzaktaydı. Müzik zevkini sürekli vurgulaması ise, bir nevi geri çekilişti. En çok Suede dinleyen Rich -ki bu O'nu takip etmek için yeterli bir sebep-; aynı şarkılara eşlik edebilecek insanların hayatını renklendirmekle yetinebilecek kadar mütevazi (attığım onca saçma maile cevap veriyor usanmadan). Biliyoruz ki istese milyonların okuyacağı kitaplar yazabilir, Radiohead'den isim çalarak. Fakat ilhamının yönü, bize de akıyor. Bu karşılıklı ilişki, aramızdaki kimya...

Pek şahane sitesi; Confessions of a Pop Fan

11 Ekim, 2007

Phonogram: Rue Britannia

Sevdiğim Britpop ekibi Elastica'nın kendi isimlerini taşıyan yıkılmaz debut'unun unutulmaz kapağını kullanarak ilk sayısı müjdelenmiş 'Phonogram'; zati dikkatle izlediğim yayınevi Image Comics bünyesinde 2006 yılı için tanıtıldığında oldukça ilgimi çekmişti. Britpop ile büyümeye devam eden ve bu konuyla ilgili her şeye açık kollarla koşan ben; çalımın çizgi roman ile gelmesiyle büyülenmiş ve haylice şaşırmıştım. Her sayısında klasik bir Britpop albümünü model alan kapaklarıyla altıya tamamlayacak miniserinin cilt formatıyla, tekmili birden bir grafik roman olarak elime düşmesini merakla bekler olmuştum. 'Phonogram: Rue Britannia' cildi bu yazın sonunda çıktı ya; orgazmik zaferler benim oldu.

Doksanlı yılların başında Amerikan hegomanyası Grunge akımından -iyi ki- tat alamayan, 80'li yılların indie sahnesinde the Smiths gibi isimlerin ardından sesi azalan İngiltere 20. yüzyıla son büyük çalımını Britpop ile atacaktı, attı. Bir en sevdiğim Suede, bir çok sevdiğim the Auteurs, birde sonradan fırlayan Blur üzerinden yükselen yeni eğilimler, haftalık müzik yayını manyak NME gazıyla müzik akımı olmaktan çıkıp İngiltere'yi kuşatacak kültürel bir harekete dönüştü. Bağımsız plak şirketi Nude Records'dan çıkan ilk Suede single'ı 'the Drowners', onları 'adanın en iyi yeni grubu' yapmakla kalmadı, bu kültürel hareketin de fitilini ateşledi. (Suede'in Britpop'daki yeri çok ayrıdır. Britpop'dan üstedir. Zaten sonrasında Blur/Oasis/Pulp kadar şişirilmez. Yalnız insanlara saklanır.)

Suede gibi ilhamını Glam'den alan the Auteurs, kolejli ve ukala gençlerden oluşan Blur, İngilizler'in en büyük yalanı Oasis, ufaktan ünlenen Pulp, Morrissey'in çok sevdiği Echobelly, Manic Strett Preachers ve nicelerinin varlığıyla gençliği hatırlayan İngiltere; neşeli günleri bu şarkılarda gördü. Herkesin temsil ettiği bir şey, söyleyecek sözü vardı. Nitelik gırlaydı. Öyle ki; bu isimlerden etkilenen 'ikinci dalga', Britpop'un altın yılı 1996 yılından itibaren gözlerini açtı. Birde derinlerde saklananlar, belki de asıl inci onlardaydı. Gene, Geneva, Orlando, Strangelove, Denim gibiler büyük çıkışlar yapamasa da büyük yaralar açtılar...

Fakat 90'lı yılların ruhu öldü. Coldplay, Arctic Monkeys gibilerine bu güzel tabir yakışmıyor. Britpop'un ruhu, Tanrıça Britannia'nın mezarını kontrol etmek ise David Kohl'un görevi. Ve David Kohl bir phonomancer. O'nun dünyasında pop müzik bir sihir ve phonomancer'lar bu sihiri anlayıp manipule edebilenler. Pek tabii, süper kahraman falan sanmayın Kohl'u. Kızlarla yatıp kalkan, müzik yeteneklerini tatlı diline saklayan bir piç. Sefasının acısı ise katmerli: Britpop ölü ve retro yükselmekte. Kula Shaker gibiler mezara bile saygı duymuyor. Eskilerin Manics hayranları, şimdilerde ruhunu kaybetmiş; radyoda ne çalarsa onu dinliyor. David Kohl'un işi kolay değil...

Düğüm düğüm ilerleyen öykü, binlerce kültürel referansla tatlanırken, küçük ayrıntılar/şarkılar/gruplar Britpop seven birilerini göğe yükseltebiliyor. Elastica örnekli kapağıyla ilk sayıda başına bela alan Kohl, ikinci sayıda Manics'in kayıp gitaristi Richey efsanesini hatırlatıyor, bir hızla Indıe Dave ile tanışıyoruz, o ki ısınmak için Lush plaklarını yakıyor. Indie Dave'in yardımıyla Kohl, makyajını çekipte sihri başlattığında, geçmişin hatıraları dördüncü kısıma kalıyor. İngiliz müziğinin değeri bilinmeyen, bilinmesini de istemeyen anarşisti Luke Haines'in (cildin önsözünü de Luke Haines yazıyor) konuk olduğu sayfalar ise zeki diyaloglarıyla Britpop'u mezarında ters döndürüyor...

Phonogram'ın yazar Kieron Gillen'ın mükemmel kaleminden yükseldiğini söyleyebilirm. Her sayıyı ucu açık bırakan, küçük fakat vurucu referanslar yakalayabilen Gillen, Britpop'a daha yakın bir isim. Sade fakat göz dolduran çizgileriyle Jamie McKelvie ise 2000'li yılların Indie ekiplerinin sıkı bir takipçisi. Aralarındaki kimya, cildi nostaljik bir çıkmazdan kurtarıyor, bugüne dair anlatılanlar geçmişle köprüde buluşuyor.

Her ne kadar Gillen'ı daha çok taktir etsem de, birbirlerini besledikleri röportajlarından anlaşılabiliyor. Mefta magazin 'Melody Maker' da yazmak isterlermiş, mesela. NME'de yükselenler Melody Maker'da gerçek değerini buluyordu bir zamanlar. Mesela, Suede'in debut albümünü ikinci sayıda kullanacaklarmış, homofobik tepkilerden korktukları için beşinci sayıya kadar saklamışlar, yani illa kullanmak istemişler. Thom Yorke'un ihtihar etmesini de istiyorlar; Nirvana'nın Kurt Cobain'i, Manics'in Richey'i ile aynı yere koyarak. Müziği her yere taşıyamayı dilediklerini söylerken Hanif Kureishi/Irvine Welsh gibi isimlerle aynı yere düşüyorlar. Aynı silahla fethediyorlar. Tek tüfek müzikle, panellerden kalpleri hedef alıyorlar.

Uzun lafın kısası, öpüp başıma koyduğum 'Phonogram: Rue Brittannia', nostaljiyi yeni şekillerde, panellerde yaşatıp ortak sihirle duygulara ve beğenilere hitap ediyor. Her grubun denediği gibi, bu muazzam grafik roman da, kimilerinin hayatını daha renkli kılmaktan başka bir amaç gütmüyor. İlk single'larından anlaşılıyor ki; bu bir hit! 10/10

Echobelly - I Can't Imagine the World Without Me

Not:Hızlı işgalleri giderek şiddet artırıyor, aynı ekip Phonogram'ın ikinci bölümünde de şaşırtacak gibi görünüyor.. İkinci 6'lık kısım; 'Singles Club' ismiyle 2000'li yılların elektronik alt yapılı, gece hayatına eşlik eden müziğini konu alacak ve ağırlık Metric, Ladytron gibi grupların hayranı McKelvie'de olacak. Kesin bir tarih veremeseler de, ''Phonogram: Rue Britannia David Kohl'un ve Britpop'un çizgi romanıydı'' diye ekleyerek aynı pilavı ısıtmayacaklarını müjdeliyorlar. Ben daha çok hatırlatırım bu cildi.

07 Ekim, 2007

Hüznün Orgazmı
Jean Genet'in eserlerindeki büyü yollarımı şenlendirdi. Öyle ki, kusursuz ve tempolu dili şiirle flört ederken büyük amaçları -isteyerek- reddediyor ve kişisel zaferlerin ortağı olabiliyor. Kimileri bu iletişimsizliği zaaf olarak göredursun; çiçekler yeşerten kelimeler harf harf yalnızlığa kutsanıyor. Bu kutsanmışlık, birkaç insanın yüreğinde patlayarak iş görüyor. Genet'in yalnız edebiyatı, yalnızlara akıyor.

Taktir edin artık; denizcileri canlandıramayız. Yine de, Genet'in haz dünyasında ortak doyumlar içinde onları hayal edebiliriz. Ve güzel olan kimse ölmez.

23 Eylül, 2007

Sırça Fanus ve Sylvia Plath
Kimileri, kimilerini öldürür. Kıskançlıktan öldürür. Önce parlatır, sonra söndürür. Nice nice isim kendini gömer, yeteneğini gömer, iyiler ölür. Oscar Wilde, 1900 yılında sefalete yenik düşer; yeni yüzyıl onu taşımak dahi istemez. Nilgün Marmara, idolleşmeye gidecekken, sert kaldırımlara bırakır kendini. Örnekler de, hüzünler kadar çoktur.
Fakat konu ölüm ve intihar olunca, edebiyat alanında, Sylvia Plath koca bir adım öne çıkıyor. Kafasını fırına sokarak gitmeyi yeğleyen Plath, herdaim buğulu ve büyüleyici bir nesne olarak, sergilenmeye devam ediyor!

Şaşıyorum doğrusu, nasıl böylesi yetenekli bir insan kendinden nefret eder? Büyük burslar kazanmış, ilk gençliğinden beri dergilerle çalışmış, resim alanında da ödüller toplamış, edebiyat eğitimi konusunda ulaşılması zor bilgilere sahip olmuş. Yeme de yanında yat. İmrenilesi hayat. İşler bu kadar basit yürümüyor-muş; gençlik yıllarıyla keşisen tek romanı 'Sırça Fanus'un işaret ettiği çöküşleri anladığım kadarıyla söylüyorum bunu. Yükseklerde pasivize edilmiş, ünlü şair Ted Hughes ile olan evliliğiyle korumaya çalıştığı kadınlık onurunu kaybetmiş, yazıları sürekli eleştirilmiş; dış etkenler Plath'ı kendisine itmiş, içte sıkışınca da kendine zarar vermiş. Olabilir mi?

50'li yılların Amerika'sında, parlak bir üniversite öğrencisinin zihinsel bunalımlarını oldukça sürükleyici bir dille anlatan Plath; karakteri üzerinden, başkaları tarafından küçültülmenin ne denli yaraladığının altını çizerken, 232 sayfalık esere nice başlık sığdırmayı başarabiliyor. İlk çeyreğini Salinger tarzı bir tatlılıkla ilerletirken, Esther'in yaz tatili için okulu terk etmesiyle hava tastamam kararıyor. Evlenmek falan istemediği, fakat verem olan erkek arkadaşını üzmemek için roller oynayan, acımasız dergi editörleri ve huysuz öğrencilerle uğraşan, üstüne birde edebiyat bursunu kaçıran kahraman; iyice sıyırdıktan sonra intaharı deneyerek okuyucuyu da kendi sıkıntılarına ortak ediyor, ipe götürüyor. Feminizm, McCarthy Amerika'sının rahatsız havası, ölmeye çalışma ve yeniden doğma gibi kavramlar kıvrak, fazla karışmayan fakat aklı karıştıran cümlelerde yükseliyor. Mutlu bitmeye çalışan eser, kalpte çatlaklar oluşturuyor.

20. yy Amerikan Edebiyatı'nın adı en akılda kalanlarından olan Sylvia Plath'ın hatırlanırlığı, 30 yaşında hayatına son vermesiyle iniltili maalesef. Ününü simgeleştiren, yazarın gençlik yıllarıyla keşisen, neredeyse otobiyografik romanı 'Sırça Fanus' ise katili işaret ediyor. Kitap tıknefes bitince anladım; Plath ölmeseydi, rahat edemezdik, çekemezdik böylesi yeteneği. En iyisi, öldürmek. Ölsün, gitsin. Öldü, gitti, tek romanla bitti. Hayırlı olsun.

Not: Bu aralar ne yazsam, ya özel ya da kötü oluyor. Bunu ekledim ama beğenmedim de. Öyle yani.

20 Eylül, 2007

,Tutkulu Kitaplar
Karşıma, yazın sanatına dair düşüncelerimi değiştirecek denli büyük bir olay çıkana kadar, yanlış da olsa, kitapların ve kullanılan dilin göndergesellikten tastamam sıyrılıp şiirselliğe sığınması gerektiğini savunacağım. Tercihlerim, böylesi savunmaların belirleyiciliğinde:

Öyle kitaplar var ki; üzerine nice kanlar ve gözyaşları damlamış yazıldıkları günden itibaren, yücelikleriyle şakakları kanatmış, yanakları ıslatmış. Fakat, kan ve gözyaşı; en az hatırlanandır. Hatırlanmak istenmez. İkisi bir arada, hiç akla gelmez. Ölüm imgesi olur, belki. Kan ve gözyaşı; öldürür öyle kitapları. Kendini gömer eser. Meşe yapraklarının gölgesi altında, ıssız yerlere, serin topraklara gömer.

Öyle kitaplar var ki, meşe yapraklarının sonbaharda mezarı olacak yerleri kazıtır insana. Çok az kişiye denk gelir, gelince gitmez, kurtarıcısının kurtaranı olur. Hatırlanmanın neşesi ve güzele ulaşmak, kelimelerin mucizesiyle kutsanır. Duyular kamçılanır, duygular daha canlı kılar her şeyi. Güçlenen ortak haz, cesetlerin hatıralarına kadar akar meşe ağacının gölgesinde siz diz çöküp kitap okurken. Tutku, ölü kitapları diriltir. Tutkulu kitaplar, ölmez!

Hırsızın Günlüğü ve Çiçeklerin Meryem Anası, Jean Genet.
De Profundis ve Dorian Gray'in Portresi, Oscar Wilde.
Dalgalar, Virginia Woolf.
Rönesans, Walter H. Pater.
Sözcükler, Jean Paul Sartre.

Kimse Jean Genet gibi tutkulu yazamaz. Dorian Gray, hazzın çocuğudur. De Profundis, içten gelip içe karışır. Dalgalar etkisini hiç yitirmez, herdaim coşkun. Rönesans, duygularda da gerçekleşebilir. Yaşanmışlığın yanlızlığı, Sözcükler'i anlamlandırır.

25 Ağustos, 2007

SCUM Manifesto
Kadını toplumsal hak ve özgürlükler konusunda erkeğin yanına çekene kadar, eşitleyene kadar, feminizm düşüncesini desteklerim ve eşitlenmeyle birlikte böylesi fikirlerin ortadan kalkacağına inanırım ya; işbu, Valerie Solanas'ın 'Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu', orijinal ismiyle 'SCUM Manifesto'; inançlarımı zorlayacak türden bir demir lebleli.

Seksin ve uyuşturucunun 'trend' olduğu 60'lı yılların hippi dünyasında, cinselliği önemsemeyerek anti tez olarak yükselirken 'İkinci Dalga Feminizm'in en uç ve en cesur sözcüsü kıvamında tek tüfek ilerleyen Solanas, kitabını yazdığı dönemle de zıtlaşıyor. Bir ruh halini, hayali bir ruh halini simgeleyen SCUM Örgütü, toplum yaşamına dair çoğu şeyi ters yüz ediyor.

Oldukça sert bir dille yazılmış 'SCUM Manifesto', feminizmin en uç noktalarından biri. Alaycı dili, abartılarla birleşince oluşan yapı, kimilerini çıldırtacak cinsten. Eril olarak tabir ettiği erkeklerin hepsini yok etmek isteyen, daha sonra da erilleri suçları bahabında teker teker yargılayan Solanas, bu büyük nefretiyle sınırlarınızı zorlayabilir. Fakat çok azınızdan anlayış bekliyorum; onu böylesine saldırganlaştıranın erkek egemen toplumdan başka birşey değil.

1936 doğumlu Solanas, öz babasının tacizleriyle büyür, annesinin ikinci kocasından da sevgi görmez. Dedesinin baskıcı zihni, torununa kırbaç vurmayı kabul eder; Solanas daha ufak yaştan acıyla tanışır ki bu başlangıçtır. Çareyi 15 yaşında evi terk etmekte bulan ve bir gayret yalnız başına liseyi bitiren, oradan da üniversiteye, psikoloji bölümüne geçen, öğretim hayatına dereceler sığdıran Solanas; okulu bittikten sonra fahişelik-küçük kahveler için oyun yazarlığı-vs. yaparak yaşamaya çalışır. 'Kıçınıza Girsin', sokak aralarında bitirdiği ilk önemli işidir.

1967 yılında, 'Kıçınıza Girsin' in gazıyla Andy Warhol'un yanına gider. Bir anda gelişen arkadaşları, onun Factory ile takılmasına imkan sağlar. Warhol'un kısa filmlerinde de rol alan Solanas, bir kaç ay sonra para ister, oyununu geri ister fakat istediğini alamaz. Para yoktur ve oyunun tek kopyası kaybolmuştur. Bundan ve başka sebeblerden, gidip Warhol ve iki kişiyi daha vurur, ölen yoktur ama Warhol kıl payı kurtulur. Haliyle mapuslara düşer Solanas, gazetelere de bol bol haber olur, sorulan her sorunun yanıtı aynıdır; 'gidip fotokopilerle elden ele çoğalttığım manifestomu okuyun, kim olduğumu anlarsınız.' (Hayat hikayesinin gerisini kitabın ön sözünden okuyabilirsiniz.)

Erkeklerin öldürülmesine karşıyım, Solanas'ın nefreti bazen usandırabiliyor, hem her eril aynı değil, hem dünya hiç adaletli ve eşit olmadı. Yine de, yazarın haklı olduğu pek çok nokta var. Mübalağalara gülebiliriz, altını kazımalıyız ama ve karşımıza çıkan tozlu aynayı silip kendimize bakmalayız. Solanas, ayna tutuyor, çok az kişi bakabiliyor, o ayrı.

Yarın Pazar, Sel Yayıncılık tarafında yayınlanan 'Erkekleri Doğrama Cemiyeti Manifestosu'nu akşama kadar bitirebilirsiniz; ince ve ucuz bir kitap. Yazarın hayatıyla hüzün, kitabın işlediği konuyla ciddiyet, işleyişinde ise mizah var; çok şey var; ağır teşkilat.

Not: Bu yazı üzerinde biraz daha oynayacağım, nihai şekline az kaldı.

27 Temmuz, 2007

Perihan Mağden Sonuç

‘Perihan Mağden: Bir Giriş’ dedik, ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ yazısıyla temellendirdik, sıra noktayı koymaya geldi.

‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ hakkında düşündüklerim biraz yumuşasa, kitabın değeri bir nebze daha artsa da, hayal kırıklığım havada kaldı, maalesef. Fakat büyük şeyler vardı, güçlü bir dil vardı, ülkemizde kim bu çaptaydı?

Üzüldüm, çok üzüldüm belki hakkını yedim diye, yedim mi? Bilemiyorum. Yazdıklarımın arkasındayım ama gözümden kaçmış nicelikler olabilir, diye hayıflandım. Takılıp kaldım, çakıldım. Pek tabii son romana takılıp kalmamak lazım, sonuçta bir yazarı tek işiyle eleştirmek abes olur, ayıp olur.

Romanı boş verdik. Genele yatırdık Mağden’i. Sığmadı yattığı yere, sonra ayaklandı. Ayaklandı ve dev gölgesi maskeli insanların yüzüne yansıdı. Böylece Mağden, korkulan oldu/yalancı oldu/sivri oldu/hak etmediği şeyleri oldu ve korkunun belli olması zayıflık olduğundan bahaneler üretilerek karşılık verilmeye çalışıldı kendisine. Her ne kadar Mağden durmasa da, hızı kesildi, kitlesi azaldı bu yüzden. O, kendi dünyasından gözlemleriyle kimi zaman yanlışı göstererek, kimi zaman ise körün gözüne parmak sokarak yolu açmaya devam etti arada yaralar alsa da. Takip edeni de oldu ve birde yollarına tuzaklar kuruldu ve Mağden hala doğru yolda ve en güçlü döneminde ve duracağa da benzemiyor.

Gerçekler, televizyon filan gibi şeylere indirgenmiş hayatımız, siyaset, trajik medyamız gibi şeyler sizi rahatsız ediyorsa gidip kendinize yergiden mahrum, dili yıkarak yeniden yapılandırmanın tazeliğinden bihaber yazarlar arayın. Emin olun, fazla zorlanmayacaksınız.

05 Temmuz, 2007

Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?

Geçenlerde bir arkadaşımla Oscar Wilde ile Charles Dickens’ı karşılaştırıyorduk; hangi tarafı daha değerli kıldığımı anlamayan gözüme gözükmesin, yani. Wilde’ın ‘laf ebeliği’, Dickens’ın gerçekçiliğine göre daha ağır, daha süslü ya; sevmiyor işte beri taraf. Pırıltı gözünü kamaştırıyor herhalde, fazla mı iddialı oldu bu söylediğim? Takdiri size bırakıp belirtmek istiyorum; ben, her cümlesine farklı anlamlar yüklenmiş/şiirsel bir dille kendi içinde epikleşmiş/felsefeyi öğretmeyip okuyanın zihninde yaratan kitapları seviyorum. Pek alakası yok ama Perihan Mağden’in son romanı ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’ bittiğinde sıraya bu tarz bir kitap koydum; Sartre, Blake, Wilde filan okuyasım geldi.

Bir kız var; yazarın değimiyle ‘kurban.’ Bir anne var ki saykonun Allahı, o derece. Anne-kız ilişkisi yani; tabi en kurgusundan. Öyle ya; kızın kendisini zincirlediği güzel annesi aslında elini kana bulamaktan çekinmeyen, geçmişinin miraslarıyla lanetlenmiş bir katil. Heyecanlı görünüyor okumayanlar için, değil mi? Evet diyorsanız, true crime seviyorsanız, aradığınız sürükleyici bir romansa hemen kapın bir baskısını.

Tamam, hızla akan bir kitap, sizi de peşinden sürüklüyor. Ne güzel. Hızlı ya, beklentilerinizde artıyor. ‘Çakı gibi biter bu kitap’ diyorsunuz içinizden ya da çok şey kazanacağınızı ümit ediyorsunuz. Fakat tıknefes bitirdiğiniz roman, harcadığınız enerjiye değmiyor açıkçası. Çünkü…

Bir kere, havada asılı başlıyor kitap. Kısa paragraflar, vurucu cümlelerden oluşan 4–5 sayfalık bölümler anlatılmak istenenlere yetmiyor. İyi ki toparlıyor kendini, iyi ki hızlanıyor bir süre sonra. Yoksa daha da düşerdi değeri, hayal kırıklığım daha da artardı. Hızlanıyor hızlanmasına ama yeni bir sorunda peşinden geliyor. Aynı şeyler anlatılıyor sanki, bambim de bambim, yani. Neyse, ara ara geliyor bu his, sürekli değil yani, belki sadece ben de oldu böyle. Takılmayalım. Bu yazı da keşke kitap kadar akıcı olsa. Dağıldı konu. Kitabın yüzlü sayılarında olduğu gibi bir toparlanmaya ihtiyacım var; Mağden gibi hızla okumanın verdiği heyecana karşılık bir sona ihtiyacım var.

Hafif bir açlık hissiyle kalktım, doyuramadı. Ne verdin bana, kitap? Sürükleyici dilinle hızlı ilerlettik zamanımı. Yetti mi? Sanmıyorum. Okuduğuma pişman mıyım? Asla. Neden? Eee, böylesine vurucu ve akıcı bir düzende zor ve okunası bir şey, takdir etmeden geçemeyeceğim. Yaz günlerine de uygun hem, aradasırada şaşırttığı da oluyor. Toplumsal düzenin çomakçıları/sahtekarları/kötücülleri, annenin kurbanları, yani iş yerinizde nefret ettiğiniz birini öldürdüğünüzü düşünün, aklınızdan geçmiştir kesin. Perihan Mağden karakterini haklı görüyor, ben de katılıyorum O’na. Senden benden daha hasta, daha cesur bir ruh o kadar. Sevmediğim insanları, günümü zehir eden şoförleri filan öldürmek geçmiştir herhalde içimden.

Olumsuz düşüncelerimi bana dedirten şey? Ney? Hayal kırıklığım galiba. Yani, kendi içinde fena değil aslında. Hem felsefe yapmak istiyorsan git Genet oku, Sartre oku, ne bileyim. Her şeyin yeri ayrı, değil mi yani? ‘Biz Kimden Kaçıyorduk Anne?’nin yeri, şezlongun yanı.

6.5/10

03 Temmuz, 2007

Mutlu Prens

Oscar Wilde’ın nükte gücü, O’nu büyük filozoflardan koca bir adım öteye taşıyan büyüklükteydi. Platon’dan tek farkı, alaycı bakış açısıydı. Bu alaycı tavır, kime zaman, ilerlemesini/hak ettiği yere gelmesini engelleyen bir sebep oldu. Öyle ya, Viktorya Dönemi’nin tüm kirli çamaşırları Wilde’ın metinlerinde saklıydı. Demirden leblebi, yut yutabilirsen!

Ne zaman canım sıkılsa, içim bayılsa, düşüncelere dalsam Mutlu Prens’i okurum; daha da hüzünlenip arada kalmamak, mutlulukla acının sınırında daha fazla yıpranmamak için. Yani ya ağlayacaksın, ya güleceksin. Her neyse; ne kötü ki pek çok sever geçti elimden bu mükemmel öykü, ne iyi ki her okuyuşumda ayrı bir tat aldım.

Çocuk öyküleri rafında duruyor, ne saçma! Dilinin sade olmasına veriyor, her yaşa hitap ettiğine inanıyorum. Sekiz yaşındayken okuduğumda görkemli bir heykel ve onun zorunlu ulağının hikâyesini anlatıyordu, şimdilerde ise ince bir taşlama.

Rüya görmenin yasak, yöneticilerin hırslı olduğu bir şehirde; krallık günlerinde duvarlarından üzüntünün geçmediği sarayında yaşayan bir prens, öldükten sonra şehrin en yüksek tepesine dikilen heykelinde can bulur. Heyhat, ne de sefildir ülkesi, aslında. Çıkarıp dağıtası gelir üzerindeki tüm o değerli mücevherleri, halkına dağıtası. Ulaksız dağıtabilir mi? Bir kırlangıç var, yardım edecek Mutlu Prens’e…

Oscar Wilde’ın bu değerli öyküsü ve daha birçokları Can Yayıncılık sayesinde, ülkemizdeki en kaliteli çevirisiyle yeniden raflarda. Valla gelene geçene bu kitabı öneriyorum Beyaz Adam’da, bir şekilde vefa borcumu ödüyorum Wilde’a. Orijinal metni okumuş biri olarak, aslına oldukça bağlı çeviriler. Öyle ki; bazı edisyonlarında Wilde’ın eleştiri ile doldurduğu tek paragraflık betimlemeler ve düşüncelere yer verilmiyor. Kesilip biçiliyor. Çocuklara sanıyorlar. ‘Dorian Gray’in Portresi’nin Can Yayınları sayesinde hak ettiği çeviriye kavuştuğunu belirteyim. Kısa keseyim; kitapçılarda bulabileceğiniz en iyi yeni kitaplardan biri.

Mutlu Prens öyküsü, en sevdiğim öykü. Yazılmış en iyi öykü, bence. Kısa ve vurucu. Duygusal. Satirik. Düşündürücü. Küçükken okuyup okuyup ağlardım. İdoldü. Birilerinin mutlu gözükebilmesi, güzeldi. Baksana; içten içe ağlayan Mutlu Prens, diğer insanların neşe simgesiydi, umudu koruyordu. Mutlu Prens, bükülen ama kırılmayandı.

Kitaba adını veren ilk öyküyü çok sevdiğim için yazdım, yoksa kalan sekizi de birbirinden güzel. Gerek taşıdığı ince eleştiriler, gerek kalp kıran sonu, gerek içindeki metaforlar ile dolu dolu bir kitap ‘Mutlu Prens.’ Oscar Wilde’ın trajik yaşamında güzel günlerin ürünleri olan, kendi çocuklarına yazdığı samimi ve etkileyici bir kitap ‘Mutlu Prens.’

"The Happy Prince never dreams of crying for anything."

20 Haziran, 2007

Jean Genet
Hırsızın Günlüğü

‘Dorian Gray’in Portresi’ni okuduğumda, süre giden estetik ve mantık çatışmam yerini mutlak galibiyetlere bırakır gibi oldu. Oscar Wilde’ın ardından, Jean Genet kitapları okumak estetiğe olan düşkünlüğümü arttırdı. Gerçek sezginin insanın içinden geldiğine inanan biri olarak kararlarımı, kendi yargılarıma ve duygularıma göre almam gerektiğini kavramaya başladım.

Bu düşüncelerimden yola çıkıp beni ‘güzellik’ düşkünü biri sanmayın, bahsettiklerim bir kadının kalçaları ya da masmavi deniz ile sınırlandırmayın lütfen. Duygularımızı etkileyen her şey güzel olmayabilir, fakat kişinin algılarına göre ‘hoş’ olmak zorundadır.

Jean Genet için ‘iyi’ olan bir şey aynı zamanda güzel ya da keyif verici olandır. Kolayca kaygı ve umutsuzluklara düşebilen biri olmasının yegâne sebebi de budur. Fakat olumludur kaygılar onun için, sıkılınca atılan bir oyuncak gibi olduklarından çok çabuk bertaraf edilebilir. Umut her zaman vardır…

Jean Genet. Babasının kim olduğu belli olmadığı gibi annesi onu doğar doğmaz terk etmiş. 10 yaşında küçüklüğünü geçirdiği yetimhaneden kaçmış. Avrupa’yı hırsızlık, kaçakçılık gibi suçlar işleyerek turlamış, sık sık hapse girmiş; hırsızların, fahişelerin, katillerin dünyasında bir göçebe, çoğu zaman hırsız, kimi zaman fahişe olarak yaşamış. Toplum dışı, serseri, vahşi bir hayat değil mi? Ne kadar ilginç ki yara almadan ilerlemiş yolunda, kitaplarıyla kutsamış kendi dünyasını ki onun için bir tarafta kendisi, beri tarafta diğerleri vardır. Çok şanslıyız ki Genet’ninki kadar zor bir hayatımız yok, çok şanslıyız ki Genet gibi azizler zorlukları aşmamış olanlar için örnek olabilir bu dünyada.

‘Hırsızın Günlüğü’, yazarın en ünlü eserlerinden biri olup otobiyografik öğeler içeren vahşi bir saldırı, güçlü bir günah çıkarma.

Genet kitap boyunca Avrupa’nın dört bir köşesini dolaşır; İspanya, Fransa, Polanya, Almanya… Her yer aynıdır onun için; barlar, ucuz oteller, boş banklar, sevgililerinin evleri ve hapishaneler. Bunca olumsuzluluğa rağmen mutludur, çünkü hayatında ‘aşk’ vardır. Bu ‘aşk’ çoğu zaman birilerine duyulsa da; ihanetin egoyu tatmin edişi, başıboş dolaşmanın verdiği kâşiflik duygusu, hapishanelerin güvenliği, kentlerin güzelliği, kısaca her şey, duyguları harekete geçiren ve özün hoşuna giden/kişisel çağrılara cevap veren imgelerdir. Yazar, umutsuzluğa kapıldığı anda tutunacak şey çoktur. Fakir yaşamında zirvededir. Marjinallikleri muhaliflik olarak algılayanların fikirlerine çürütürcesine, derin ve ince bir şekilde bahseder yaşadıklarından. Hırsızlık, ihanet, suç, eşcinsellik gibi kavramlara yeni tanımlar bulur kitabında, bizi de peşinden sürükleyerek.

‘Hırsızın Günlüğü’nden de anlaşılabileceği gibi gerçek bir asi ve anarşist olan Genet’in kıskanılacak mutluluğunu onun alçak gönüllüğüyle bağdaştırabiliriz. Yerleşik ahlak düzenleri içersinde ezilmektense, karşı çıkıp kendi benliğini bulmayı savunurken yaşadığı aşağılayıcı erotizm ve şiddet, törensi davranışlara dönüşür. Görkemden uzak bu törenlerde kendini aşağı görmeye çalışır Genet, Sartre’nin tabiriyle bir aziz gibi…

Pek çok kimsenin dokunmaya cesaret edemediği bir dünya, Genet’nin şiirsel anlatımıyla farklı bir güzelliğe bürünüyor adeta. Derin analizler ve şaşırtıcı temellendirmeler bazı kavramları tekrar düşünmemize sebep oluyor. Kitabın sonunda kararları ve engelleri kendi yargı ve duygularımıza göre almamız/aşmamız gerektiğini öğreniyoruz. Açıkça söyleyebilirim, Genet’nin vahşi yaşamındaki parıltı ders oldu bana.

13 Haziran, 2007

Hey, Wait...
Edebiyatımızda hatırı sayılır bir yere sahip olan İkinci Yeniler döneminde iyice alevlenen bir tartışmaydı yazıya dayalı eserlerin içerdiği duyguları anlatması mı yoksa hissettirmesi mi gerektiği. Okuduğum eserlerde, hissettirme sahasında başarılı olabilenleri daha çok seven biri olarak tartışmada taraf tutmuş olsam da beri tarafın eserlerini de es geçmemiştim hiçbir zaman. Kuşkusuz her eser anlatır/hissettirir fakat konuyu sınırlı ve kapalı tutup niceliği derinleştirmekti arıyorum ben. Hissettirme janrına güçlü destek, çoğu kişinin beklemediği bir yerden, grafik romanlardan geldi.

İki bölümden oluşan ince bir eser Jason’ın övgülere nail olan grafik romanı ‘Hey, Wait…’ Jon ve Bjorn adlı iki çocuğun pastoral arkadaşlığının anlatıldığı ilk bölümde daha sonradan yokluğunda oluşacak boşluğu kavrayabilmemiz için arkadaşlığın önemi vurgulanıyor. Böylesine basit yaşamlardan zekice çıkarımlarda bulunmuş yazar/çizer Jason; Jon’un okulun güzel kızlarından birini yolun başında görmesi üzerine ağaçların arkasına saklanması ya da iki dostun şans eseri gördüğü erotik takvimin etkisi gibi. Kitabın özü de bu ufak etkilerden kaynaklanıyor; basit imgeler sarsıcı etkilere dönüşüyor.

İlk kitabın sonunda gerçekleşen trajedi sonrası hayatında oluşan büyük boşluğun içinde kaybolan Jon, sıradanlık tarafından kuşatılıyor adeta. Çalışıyor, patronu tarafından eziliyor, yemek yiyor, uyuyor, sevişiyor. Bu kuşatılmışlıkta geçmişin hatıraları hazırlıyor sonunu bir iş dönüşünde; suçluluk duygusu altında eziliyor…

Kitap boyunca ikişer dizilmiş altı kare şeklinde sıralanan panellerin uyumu konuyu vurguluyor. Kitabın sonunda kaybetme korkusu sarıyor okuyanları; kalbiniz kırılıyor hafiften, en iyi arkadaşınızı arayıp yoklamak geliyor içinizden.

Jason, işin çizgi kısmına gelince daha çok Herge’ye pas atıyor; Afrika kabilelerinin maskelerinden esinlenerek hayvan suretleri çiziyor insanlara. Diğer çizgi romanların aksine sessiz film tadında ilerliyor öyküleri, konuşmaya çok az yer ayrılıyor. Fransa’da oldukça popüler olan Jason, Ernest Hemingway ve Kafka gibi isimlerin geleneklerini çizgi romanlarda devam ettiriyor. ‘Hey, Wait…’, O’nun ilk cildi; devamında gelen yeni eserlerinin habercisi.

Basit bir karşılaştırmayla Jason’ı çizgi romanların Kafka’sı olarak ödüllendirebiliriz. Neil Gaiman gibi yazarların başvurduğu bol kutulu, diyaloglu kareler yerine sessizliği kullanıyor; konuşmalar kısa ve basit. Anlattığı pek bir şey yok, hissettirdikleri ise sermayesi. Hayvan suretleriyle çizilen insanlar, birbirini tekrar eden panelleme ve paneller, hatıralarımıza el atan ufak ayrıntılar ile unutulması zor bir eser ‘Hey, Wait…’

10/10